Çağın en büyük yanılsaması, bağıranın haklı sanılmasıdır. Kalabalıkların alkışladığı öfke, çoğu zaman aklın susturulmuş halidir. Oysa devlet dediğiniz şey, heyecanla değil hesapla yürür. Hele ki savaş gibi insanlığın omzuna ateş yükleyen meselelerde…
Bir ülkeye “yürü” demek kolaydır. Sosyal medyanın ateşli meydanlarında cümle kurmak, harita üzerinde ok çizmek, birkaç sloganla tarih yazmaya kalkmak kolaydır. Fakat savaş, uzaktan bakıldığında görünen kadar romantik değildir. Savaş; şehirlerin sustuğu, annelerin ağladığı, ekonomilerin çöktüğü, nesillerin eksildiği ağır bir hakikattir.
Bugün İsrail üzerinden yapılan tartışmaların merkezinde de bu gerçek duruyor. Dünyanın büyük güçleriyle örülmüş bir yapıya karşı atılacak her adımın hesabı masada yapılır. Devlet aklı dediğimiz şey tam da budur. Bir milletin geleceğini birkaç anlık öfkeye teslim etmemektir.
Türkiye’nin bugün bölgede sözü dinleniyorsa bunun sebebi yalnızca tarih değildir. Güç üretmesidir. Savunma sanayiinde attığı adımlar, kendi imkanlarıyla kurduğu caydırıcılık ve bunu diplomasiyle birlikte kullanabilmesidir. Gücü olmayanın barış çağrısı çoğu zaman karşılıksız kalır. Güçlü olanın sükûneti ise denge üretir.
Kur’an’daki Belkıs kıssası boşuna anlatılmaz. Bir hükümdarın önce danışması, savaşı değil çözümü araması, gücün yanında aklı da taşıması insanlığa verilmiş büyük bir ölçüdür.
Asıl büyüklük, öfkeye teslim olmadan ayakta kalabilmektir. Asıl kuvvet, gerektiğinde savaşabilecek kudrete sahip olup barışı önceleyebilmektir.