Erzurum’u sadece rakımından, soğuğundan, taşından, kışından ibaret görenler; bir şehrin harita üzerinde değil, insanının ruhunda kurulduğunu anlayamazlar. Çünkü şehir, nüfus cetveliyle değil; vicdanı, iddiası ve hafızasıyla şehirdir.
Bugün artık Erzurum’a yeniden bakmanın zamanıdır. Ama turistik broşürlerin gözlüğüyle değil… Bir medeniyet muhasebesinin dikkat ve rikkatiyle…
Zira Erzurum, sadece yükseklerde kurulmuş bir şehir değildir; aynı zamanda “yüksek ahlâkın coğrafyası” olmaya namzet bir irfan otağıdır. Bu sebeple Erzurum’a bundan sonra “Rakım Şehri” değil, “Ruh Rakımı Şehri” demek gerekir. Çünkü bazı şehirlerin denizden yüksekliği vardır; bazı şehirlerin ise insanı ayağa kaldıran manevî yüksekliği…
Şehir dediğimiz şey, sadece sokakların birbirine bağlandığı yer değildir. Şehir, insanın kendi içine açılan kapılarıdır aynı zamanda. Eğer o kapılar kapanmışsa; asfalt çoğalsa da şehir küçülür. Binalar yükselse de insan alçalır.
Şimdi Erzurum için yeni bir kavram teklif edelim:
“Vicdan İklimi…”
Evet… Erzurum bir “iklim şehir”dir ama bu yalnızca meteorolojik bir mesele değildir. Onun asıl iklimi vicdandır. Çünkü burada kar, sadece toprağa değil; insanın içine de yağar. Sert rüzgârlar yalnız yüzleri değil, fazlalıkları da törpüler. Erzurum’un ayazı, bir bakıma insanı hakikate çağıran tabiat terbiyesidir.
Onun için Erzurum’da üşümek bile başka türlüdür. Bedeni üşütür ama ruhu diri tutar.
Bugünün modern şehirleri, insanı kalabalık içinde silen “beton uğultuları” üretirken; Erzurum hâlâ “sessiz irfan”ın son kalelerinden biri olma ihtimalini taşımaktadır. Fakat dikkat edilmelidir: Şehirler önce seslerini değil, utanma duygularını kaybederler. Sonra dillerini… Ardından da hafızalarını…
İşte bugün Erzurum’un önündeki en büyük tehlike budur:
“Kimlik yorgunluğu…”
Bir zamanlar kendisini medeniyetin nöbet taşı bilen şehirlerin, bugün sadece nostaljiyle oyalanması hazin bir geri çekiliştir. Çünkü hatıra, iddia üretmiyorsa; insanı uyuşturan bir müzeye dönüşür.
Erzurum’a bakarken sadece Çifte Minare’ye, Yakutiye’ye, tabyalara bakmak yetmez. Asıl mesele şudur:
Bu şehir bugün hangi insan tipini yetiştiriyor?
Çünkü bir şehrin gerçek mimarisi taşta değil, şahsiyettedir.
Eğer bir şehir, gençlerine yalnızca iş değil; anlam da verebiliyorsa yaşar.
Eğer çocuklarına sadece diploma değil; istikamet de sunabiliyorsa yaşar.
Eğer insanına sadece barınak değil; aidiyet de kurabiliyorsa yaşar.
Aksi halde şehir dediğiniz şey; ışıklı bir yalnızlık deposuna dönüşür.
Şimdi Erzurum için başka bir kavram daha söyleyelim:
“İdrak Cephesi…”
Evet… Erzurum artık yalnız sınırların değil, anlamın da cephesidir. Çünkü modern zamanlar insanı köksüzleştirirken; bazı şehirlerin yeniden “ruh karargâhı” olması gerekir. Erzurum’un tarihî rolü belki de tam burada başlamaktadır.
Bu şehir, yeniden kendisini dinlemelidir.
Kendi türküsünü…
Kendi sükûtunu…
Kendi vakarını…
Çünkü şehirler önce kendi seslerine yabancılaşırlar; sonra birbirlerinin kötü taklitlerine dönüşürler.
Erzurum’un asıl meselesi ekonomi kadar estetik, estetik kadar ahlâk, ahlâk kadar da idraktır.
Bir şehrin kaderi, belediye planlarından önce insanının iç dünyasında çizilir.
Ve artık şu soruyu sormanın zamanıdır:
Erzurum, sadece yaşayanların bulunduğu bir yer midir; yoksa uğruna yaşanacak bir mânâ mıdır?
İşte bütün mesele burada düğümleniyor…
Çünkü bazı şehirler insana adres verir.
Bazıları ise istikamet…
Erzurum’un yeniden “istikamet şehri” olup olamayacağını ise; ne istatistikler, ne projeler, ne de reklam sloganları belirleyecek…
Bunu belirleyecek olan şey, bu şehrin yeniden kendi ruhuyla konuşup konuşamayacağıdır.