Bazı şehirler vardır; insan onlarda yaşar fakat onlarla karşılaşamaz. Sokaklarından geçer, meydanlarında yürür, çarşılarında dolaşır; fakat şehir onun gönlüne uğramaz. Çünkü karşılaşmak, aynı mekânda bulunmaktan daha derin bir hâdisedir. Karşılaşmak, tanımaktır. Tanımak ise yalnız görmek değil, görünenin ardındaki manayı fark etmektir.
Erzurum da böyledir.
Bu şehri yalnızca yolları, binaları, caddeleri ve kalabalıklarıyla tanımaya çalışanlar, onun ancak dış yüzünü görebilirler. Hâlbuki şehir dediğimiz şey, taş ve toprağın ötesinde bir ruhtur. İnsan nasıl yalnız bedenden ibaret değilse, şehir de yalnız yapılardan meydana gelmez.
Erzurum'un asıl varlığı, asırlar boyunca biriken hafızasında saklıdır.
Bir sabah Yakutiye'nin önünden geçerken, bir öğle vakti Ulu Cami'nin avlusunda dururken veya akşamüstü Çifte Minareler'e uzaktan bakarken insanın içine düşen duygu, sadece estetik bir hayranlık değildir. O duygu, geçmişten bugüne taşınan bir medeniyet nefesinin insana temas etmesidir.
Şehirler de insanlar gibidir. Kendilerine nasıl bakılırsa biraz da öyle görünürler. Aradığı yalnız eksikler olan, eksikleri görür. Aradığı güzellik olan, güzelliklerle karşılaşır. Çünkü şehir, ona bakan insanın gönlünde taşıdığı manaları da yansıtır.
Erzurum'u değerli kılan da budur.
Burada her köşe başı bir hatıraya, her eser bir vakfe, her isim bir hikâyeye açılır. Bu şehirde gezerken yalnız bugünün içinde dolaşmazsınız. Aynı zamanda sizden önce yaşamış nice insanın izlerine de temas edersiniz. Bir medresenin sessizliğinde ilmin, bir çeşmenin başında hayrın, bir mahallenin isminde vefanın izleri saklıdır.
Belki de şehrin insana sorması gereken soru şudur:
"Benim içimde neyi görmek istiyorsun?"
Bu soruya verilecek cevap, insanın şehirle kuracağı münasebeti belirler. Eğer insan yalnızca geçip gitmek için bakıyorsa şehir de ona yol olur. Fakat anlamak için yöneliyorsa şehir, yavaş yavaş kendisini açmaya başlar.
Erzurum'un asıl zenginliği de burada gizlidir.
O, kendisini gürültüyle anlatan şehirlerden değildir. Birdenbire bütün sırlarını ortaya dökmez. İnsanından biraz dikkat, biraz sabır, biraz da muhabbet bekler. Sonra perde aralanır; bir kitabenin satırında, bir avlunun sessizliğinde, bir yaşlının hatırasında yahut bir çocuğun oyununda şehrin gerçek yüzü görünmeye başlar.
İnsan o vakit fark eder ki şehir aslında dışarıda değil, biraz da kendi içindedir.
Erzurum'la karşılaşmak demek; onu sadece görmek değil, ona kulak vermektir. Onu sadece anlatmak değil, anlamaktır. Ve nihayet şehrin insanı şekillendirdiği kadar insanın da şehirde kendisini bulduğunu fark etmektir.
Belki de bütün mesele budur.
Çünkü bazı şehirler vardır ki insan onlarda yaşar.
Bazı şehirler de vardır ki insan, onlarla karşılaşınca kendisini bulur.
Erzurum, işte o şehirlerden biridir.