Sokaklar, çeşmeler, camiler ve konaklar bir şehri görünür kılar; fakat ona ruh veren, nesilden nesile aktarılan irfandır. Bir şehir, kendi terbiyesini muhafaza ettiği müddetçe yaşar. Bu terbiye kaybolduğunda ise taş yerinde dursa bile şehir eski şehir olmaktan çıkar.
ETSO önceki dönem başkanlarından Muammer Cindilli ağabeyimin hatıralarında anlatılan Dere Mahallesi de böyledir. Orada dikkat çeken yalnız insanlar değildir; insanların birbirine karşı takındığı edeptir. Zenginliğin teşhir edilmesini ayıp sayan, yoksulu incitmemeyi fazilet bilen bir anlayış, kanun maddesiyle değil, vicdan terbiyesiyle ayakta durmuştur.
Hacı Bahri Bey'in ihtiyaç sahibini mahcup etmeden yardım etmeye çalışması, aslında bir şahsın hikâyesi değildir. Bu, Erzurum'un uzun yıllar boyunca oluşturduğu şehir ahlakının tezahürüdür. Çünkü gerçek hayır, karşı tarafın onurunu koruyabildiği ölçüde kıymet kazanır.
Yine aynı hatıralarda geçen "Paşa Hanım" anlayışı da dikkate değerdir. Buradaki paşalık servetin değil, hizmetin unvanıdır. Mahallenin yükünü omuzlayan, çocuklara rehberlik eden, aileleri barıştıran, yetimi gözeten insanlar toplumun gönlünde itibar kazanmıştır. Bugün unvanların çoğu resmî belgelerde yazılıdır; o günlerin unvanı ise insanların gönlünde taşınırdı.
Hatem Amca'nın söylediği "Okuduğu kitapları değnek etmiş kafamıza vuruyor." sözü ise yalnız bir kişiye yönelik tenkit değildir. Bu cümle, ilmin kibir doğurduğu yerde hikmetini kaybettiğini anlatır. Bilginin insanı olgunlaştırması beklenirken, başkalarını küçümsemenin aracına dönüşmesi şehir irfanında makbul görülmemiştir.
Dere Mahallesi'ndeki büyük kapı ile küçük kapı hikâyesi de aynı terbiyenin başka bir tezahürüdür. İnsan, hangi makamda olursa olsun kulluğunu unutmamalıdır. Büyük kapı heybeti, küçük kapı ise tevazuyu hatırlatmaktadır. Bu semboller, mimarinin ötesinde bir hayat anlayışını temsil eder.
Muammer ağabemin hatıralarında anlatılan Amerikan süt tozu ve peksimeti meselesi de dönemin aile terbiyesini anlamak bakımından önemlidir. Burada mesele yalnız bir yardım malzemesi değildir. Aile büyüklerinin çocuklarına aktardığı değerler, onların dünyayı nasıl okuduklarını göstermektedir. Bu yaklaşım doğru ya da yanlış diye değil; dönemin zihniyetini yansıtan bir sosyal hafıza olarak okunmalıdır.
Ramazan hatıraları da aynı şekilde şehir kültürünün ayrılmaz parçalarındandır. Mahalle hayatı yalnız ibadetle değil, komşuluk hukuku, ortak hassasiyet ve birlikte yaşama tecrübesiyle şekillenmiştir. İnsanların birbirini tanıdığı, birbirinin sevincini ve hüznünü paylaştığı dönemlerin izleri bu satırlarda açıkça görülmektedir.
Hasılı, hatıralar bize yalnız geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bugüne şu soruyu yöneltir: Bir şehrin gerçek serveti nedir? Daha yüksek binalar mı, yoksa daha sağlam karakterler mi?
Cevabı yine bu hatıraların içinde saklıdır. Çünkü şehirleri asırlar boyunca ayakta tutan taş duvarlar değil; edep, vakar, merhamet ve irfandır. Bunlar kaybolduğunda şehir büyüyebilir; fakat büyüklüğünü muhafaza edemez. Muammer Cindilli Bey'in anlattıkları da tam olarak bu sebeple yalnız bir hatıra değil, Erzurum'un sosyal hafızasına düşülmüş kıymetli notlardır.