Türk milletinin tarih sahnesindeki yürüyüşü, yalnızca fetihlerin ve zaferlerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda ilmin, irfanın, vakarın ve medeniyet inşasının da hikâyesidir. Bu bakımdan Orta Asya’nın üç büyük Türk hanlığı olan Buhara, Hive ve Hokand, sıradan birer siyasi teşekkül olarak görülemez. Onlar, Türk-İslam medeniyetinin asırlar boyunca taşıyıcısı olmuş büyük ocaklardır.
Buhara… Adını duyduğumuz anda zihnimizde kubbeler yükselir, medreseler canlanır, müderrislerin ilim halkaları belirir. Çünkü Buhara, yalnızca bir başkent değil; aklın, hikmetin ve irfanın merkezidir. Nice âlimler yetiştirmiş, nice eserler vermiş, nice gönülleri aydınlatmıştır. Türk devlet anlayışı burada adaletle birleşmiş, İslam’ın ilim anlayışıyla bütünleşmiştir.
Hive ise Harezm’in asırlık hafızasıdır. Çölün ortasında yükselen surları, yalnızca şehri değil, bir medeniyet tasavvurunu korumuştur. Her taşı, her sokağı, her kervansarayı Türk’ün emeğini, sabrını ve estetik anlayışını anlatır. Bugün o şehir hâlâ geçmişin vakur sessizliğini taşımaktadır.
Fergana’nın incisi Hokand ise ticaretin, sanatın ve devlet idaresinin müstesna merkezlerinden biri olmuştur. Türkistan’ın kalbinde yükselen bu hanlık, yalnızca siyasi kudretiyle değil; kültürel canlılığıyla da dikkat çekmiştir. Ne var ki iç çekişmelerin ve dış baskıların birleştiği dönemlerde en güçlü devletler bile zayıflayabilmektedir. Tarihin değişmeyen kanunlarından biri de budur.
Ne yazık ki XIX. yüzyıl, Türkistan için ağır imtihanların başladığı bir asır olmuştur. Kuzeyden inen Rus yayılmacılığı, yalnızca şehirleri işgal etmemiş; hafızaları da kuşatmaya çalışmıştır. Buhara’nın, Hive’nin ve Hokand’ın bağımsızlığı birer birer sona ererken, kaybedilen yalnızca hanlıklar değildi. Medreseler sustu, ilim halkaları dağıldı, vakıflar zayıfladı, Türkistan’ın kendi iradesi kırılmaya çalışıldı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şu gerçeği daha iyi görüyoruz: Devletler ancak askeri kuvvetleriyle değil; ilimleriyle, birlikleriyle ve kültürleriyle ayakta kalırlar. İç ihtilafların açtığı gedikler, dış güçlerin en kolay giriş kapısı olmuştur. Tarih bunu defalarca ispat etmiştir.
Ancak Türk milleti için tarih, yalnızca geçmişe ağıt yakma vesilesi değildir. Tarih aynı zamanda geleceği inşa etmenin mektebidir. Buhara’yı anlamak ilme sahip çıkmaktır. Hive’yi anlamak medeniyet mirasını korumaktır. Hokand’ı anlamak ise birlikten ayrılmanın nelere mal olacağını kavramaktır.
Bugün Türk Devletleri arasında gelişen iş birlikleri, ortak alfabe çalışmaları, kültürel dayanışma ve ekonomik yakınlaşmalar bu tarihî hafızanın yeniden canlandığını göstermektedir. Asırlar önce aynı medeniyet iklimini paylaşan şehirlerin ruhu, yeniden birbirini aramaktadır.
Milletler geçmişlerini unutursa geleceklerini başkaları yazar. Türkistan hanlıklarının hikâyesi, sadece tarih kitaplarında okunacak eski bir hatıra değildir. O hikâye, bugünün nesillerine birlik, ilim, ahlak ve devlet şuuru konusunda hâlâ yol göstermeye devam eden canlı bir derstir.
Buhara’nın ilmini, Hive’nin vakarını ve Hokand’ın dirayetini yeniden hatırlayabilen bir millet için tarih kapanmış bir defter değil; her nesilde yeniden okunacak büyük bir medeniyet kitabıdır.