Attâr’ın Simurg’u bir tüy bırakmıştı Çin ülkesine… O tüyden şehirler doğmuştu. Her şehir, o tüye kendi rengini vurmuş; kimi taşla, kimi suyla, kimi dua ile, kimi de çile ile kendisini inşa etmişti. Erzurum da işte o kadim tüyün, Anadolu semasına düşmüş en vakur nakışlarından biridir.
Çünkü Erzurum yalnız bir şehir değildir; bir irade, bir sabır, bir sükût medeniyetidir.
Anadolu’nun nice şehirleri vardır ki insanı barındırır. Lâkin Erzurum, insanı yoğurur. Soğuğu yalnız havada değildir onun; karakterdeki sertlik, ahlâktaki metanet, bakıştaki ciddiyet de o iklimin eseridir. Palandöken’in eteğinde büyüyen çocuk, daha küçük yaşta bilir ki hayat, soba başında anlatılan destanlar kadar ağır; dadaş yürüyüşü kadar da vakurdur.
Bugün modern zamanların hoyratlığı, nice şehri birbirine benzetti. Betonun dili arttı, gönlün dili eksildi. Cam kuleler yükseldi ama insanın içindeki “şehir” küçüldü. Erzurum ise hâlâ taşın hafızasını taşıyan şehirlerdendir. Çifte Minareli Medrese’ye bakınız… O taşlarda yalnız mimari yoktur; Selçuklu’nun tefekkürü, ecdadın estetik anlayışı ve “ebed müddet” fikri vardır. Ulu Cami’nin avlusuna giriniz… İnsan orada yalnız ibadet etmez; tarihin omzuna başını koyar.
Zira şehir dediğimiz şey, asfaltla değil ruhla kurulur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de yaptığı gibi biz de Erzurum’a yalnız coğrafya diye bakamayız. Erzurum, biraz Nene Hatun’dur; biraz Alvarlı Efe’nin hikmetidir; biraz da dadaşın omzundaki tüfek kadar ağır bir vatan duygusudur. Bu şehir, Aziziye tabyalarında yalnız Rus’a karşı değil, unutulmaya karşı da savaş vermiştir.
Bugün Erzurum’un asıl meselesi kar değildir; kimliktir.
Çünkü şehirler önce ruhunu kaybeder, sonra taşını…
Eskiden Erzurum denildiğinde insanın zihninde bir vakar belirirdi. Şimdi ise her şehir gibi o da tabelaların, alışveriş merkezlerinin, acele yaşamların istilâsı altında. Oysa Erzurum’u Erzurum yapan şey; cağ kebabının lezzeti kadar, akşam ezanında sokaklara çöken o manevî yalnızlıktır. Kış gecelerinde soba çıtırtısına karışan Kur’an sesidir. Bir dadaşın “hele dadaş” derken kurduğu gönül köprüsüdür.
Şehir dediğimiz şey budur zaten: İnsanın kendisini tanıdığı aynadır.
Cüneyd-i Bağdadî’ye sormuşlar:
“İnsan ne zaman huzura erer?”
“Benliğinden çıktığı zaman” buyurmuş.
Biz de soralım:
Erzurum ne zaman Erzurum olur?
Cevabı şudur:
Kendisine benzediği zaman…
Yani taklitten kurtulduğu, kendi sesini yeniden işittiği zaman… Üniversiteleriyle ilim, camileriyle hikmet, sokaklarıyla şahsiyet üretebildiği zaman… Gençleri İstanbul’a özenerek değil, Erzurum’u anlayarak yetiştiği zaman…
Çünkü her büyük şehir, önce kendi kalbine döner.
Necip Fazıl’ın İstanbul için söylediği:
“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” mısraını Erzurum’a giydirebiliriz belki de:
Ruhu sabırla yoğrulmuş bir Anadolu irfanını, Allah Palandöken’in eteklerine “Erzurum” diye bırakmıştır.
Mesele şimdi onu yeniden okuyabilmektir.