Akşam bir fikir doğuyor.
Sabah kalkıyoruz.
Eskimiş.
Daha hayata geçmeden modası geçmiş.
Daha cümlesi tamamlanmadan yerine yenisi sürülmüş.
Çünkü çağın yeni tanrısı hız.
Düşünmek değil.
Yetişmek.
Anlamak değil.
Tüketmek.
Üretmek değil.
Kopyalamak.
Böyle bir çağda yaşıyoruz.
Ve ne yazık ki bu çağın en büyük mağdurlarından biri de düşünce hayatımız.
Eskiden insanlar fikir üretirdi.
Şimdi fikir ithal ediyor.
Eskiden kavramlar inşa edilirdi.
Şimdi paket halinde geliyor.
Kullanma kılavuzuyla birlikte.
Tak.
Çalıştır.
Paylaş.
Beğeni al.
Bu kadar.
Bugünün aydını çoğu zaman mütefekkir değil.
Montaj ustası.
Bir yerden demokrasi alıyor.
Bir yerden özgürlük.
Bir yerden çoğulculuk.
Bir yerden kimlik siyaseti.
Bir yerden sivil toplum.
Karıştırıyor.
Sunuyor.
Adına da düşünce diyor.
Oysa düşünce başka şeydir.
Düşünce, başkasının ürettiğini taşıma işi değildir.
Düşünce, insanın kendi zihninde yanmasıdır.
Bedel ödemesidir.
Sorgulamasıdır.
Kendi kavramlarını üretmesidir.
Bugün yaşadığımız sorun tam da burada başlıyor.
Kendi kavramlarımızla düşünmeyi bıraktık.
Başkalarının kavramlarıyla kendimizi anlamaya çalışıyoruz.
Sonra da neden kendimize yabancılaştığımızı soruyoruz.
Sorunun cevabı çok açık.
Çünkü başkalaşıyoruz.
Değişmiyoruz.
Başkalaşıyoruz.
İkisi aynı şey değil.
Değişim hayatın tabiatıdır.
Ama başkalaşım, özünü kaybetmektir.
Başkasının aynasında kendini aramaktır.
Başkasının diliyle konuşup kendini anlattığını sanmaktır.
Bugün İslam dünyası üzerine yapılan tartışmaların önemli kısmında tam olarak bunu görüyoruz.
"Siyasal İslam."
"Sivil İslam."
"Çoğulcu İslam."
Etiket çok.
Ambalaj çok.
Paketleme mükemmel.
Ama mesele şu:
Bu kavramların kaçı bu toplumun kendi iç muhasebesinden çıktı?
Kaçı kendi tarihimizin ürünü?
Kaçı kendi medeniyet tasavvurumuzun sonucu?
Sessizlik...
Çünkü çoğu ithal.
Çoğu hazır.
Çoğu prefabrik.
İşte sorun burada.
Birileri kavram üretiyor.
Birileri kullanıyor.
Birileri yön veriyor.
Birileri yönlendiriliyor.
Ve yönlendirilenler bunu özgür düşünce sanıyor.
Daha acısı da var.
Bugün birçok aydın, düşünce üretmek yerine düşünce pazarlıyor.
Dün başka bir fikrin distribütörüydü.
Bugün başka bir fikrin bayisi.
Yarın başka bir fikrin temsilcisi olacak.
Müşteri memnuniyeti devam ettiği sürece sorun yok.
Çünkü mesele hakikat değil.
Görünürlük.
Mesele derinlik değil.
Popülerlik.
Mesele fikir değil.
Pazar payı.
Bir münevver yıllar önce entelektüellerin kendi ördükleri duvarların arkasında kaybolduklarını söylemişti.
Haklıydı.
Bugün o duvarlar daha da yükseldi.
Televizyon stüdyoları.
Köşe yazıları.
Sosyal medya hesapları.
Konferans salonları.
Hepsi birer vitrin.
Ama vitrinin arkasında ne var?
Asıl soru bu.
Çünkü ışık arttıkça hakikat görünür hale gelmiyor.
Bazen tam tersine görünmez oluyor.
Bugün ihtiyacımız olan şey yeni ithal kavramlar değil.
Yeni ambalajlar değil.
Yeni etiketler değil.
Kendi zihnimizle yeniden yüzleşmek.
Kendi kaynaklarımızı yeniden okumak.
Kendi kavramlarımızı yeniden üretmek.
Kendi sesimizi yeniden bulmak.
Çünkü bir toplum ancak kendi kavramlarıyla düşünürse özgürleşebilir.
Başkasının kavramlarıyla ancak kiracı olur.
Ev sahibi olamaz.
Bugün yaşadığımız zihinsel krizin özeti budur.
Bilgi çağında yaşıyoruz.
Ama hikmet kıtlığı çekiyoruz.
Veri bolluğu var.
Mana yok.
Bilgi yığını var.
Fikir yok.
Herkes konuşuyor.
Kimse düşünmüyor.
Herkes açıklıyor.
Kimse anlamıyor.
Ve bu gidişat değişmediği sürece, elimizde kalan şey düşünce olmayacak.
Sadece raf ürünü fikirler olacak.
Aynı katalogdan seçilmiş.
Aynı merkezden dağıtılmış.
Aynı kelimelerle konuşan.
Aynı refleksleri gösteren.
Birbirine benzeyen kalabalıklar.
Oysa insanı insan yapan benzemesi değil.
Kendisi olmasıdır.
Toplumları ayakta tutan da budur.
Öz kimlik.
Ve öz kimlik, kiralanmış kavramlarla değil; üretilmiş fikirlerle ayakta kalır.