Bazı şehirler vardır; içinde yaşanır.
Bazı şehirler vardır; geçilir.
Bazı şehirler vardır; ekmeği yenir, işi görülür, sonra unutulur.
Bir de öyle şehirler vardır ki insan onlara yalnızca ait olmaz; onlara mahkûm olur.
İşte Erzurum böyledir.
Bu mahkûmiyet, demir parmaklıkların arkasında geçirilen bir esaret değildir. Bilakis insanın kendi iradesiyle kabul ettiği, şeref bildiği bir yükümlülüktür. Çünkü Erzurum, insanına sadece bir adres vermez; bir vazife yükler.
Bugün şehrin sokaklarında dolaşırken çoğu zaman farkında olmayız. Taşın, toprağın, çeşmenin, medresenin, tabyanın ve minarenin bize sessizce ne söylediğini duymayız. Oysa bu şehir, asırlardır evlatlarına aynı şeyi fısıldıyor:
"Ben sana miras bırakılmadım; sana emanet edildim."
İşte tarihî aidiyet dediğimiz hakikat burada başlıyor.
Bir şehri sevmek kolaydır.
Bir şehrin güzelliklerinden söz etmek de kolaydır.
Fakat bir şehri omuzlamak zordur.
Erzurum'u omuzlamak ise daha da zordur.
Çünkü bu şehir sıradan bir yerleşim merkezi değildir. Anadolu'nun doğusunda kurulmuş herhangi bir şehir hiç değildir. Bu şehir, Türk tarihinin en çetin imtihanlarının verildiği bir irade merkezidir.
1048 Pasinler Zaferi ve ardından gelen Malazgirt savaşı sonrası Anadolu'nun kapılarının açılışına şahit olmuş, Saltukluların mührünü taşımış, Selçuklu'nun ilmini, Osmanlı'nın vakarını yaşamış, Rus işgallerine direnmiş, Aziziye'de kadınlarıyla birlikte destan yazmış, Millî Mücadele'nin kaderini belirleyen kongreye ev sahipliği yapmıştır.
Onun için Erzurum'u anlamak, yalnızca coğrafyayı anlamak değildir.
Bir ruhu anlamaktır.
Bir hafızayı anlamaktır.
Bir emaneti anlamaktır.
Bugün sık sık "kentlilik bilinci"nden söz ediyoruz.
Fakat Erzurum'un ihtiyacı olan şey kentlilik bilinci değildir.
Kentlilik, modern zamanların teknik tarifidir.
Erzurum ise teknik bir şehir değildir.
Erzurum bir karakterdir.
Bir şahsiyettir.
Bir duruştur.
Onun için Erzurum'un ihtiyacı olan şey şehirlilik bilincidir.
Daha doğrusu, şehirlilik bilincinin de ötesinde bir mahkûmiyet bilincidir.
Bu bilinç insana şu soruyu sordurur:
"Bu şehir bana ne verdi?" değil,
"Ben bu şehir için ne yaptım?"
İşte mesele budur.
Çifte Minareli Medrese'nin gölgesinde yürürken, Yakutiye'nin taşlarına bakarken, Ulu Cami'nin avlusunda dururken, Nene Hatun'un mezarı başında dua ederken insanın içine bir mahcubiyet çökmüyorsa, henüz Erzurum'u tam anlamıyla idrak etmiş sayılmayız.
Çünkü bu şehir insanından alkış istemez.
Vefa ister.
Hatırlanmak ister.
Yüklenilmek ister.
Turgut Cansever'in "şehir kurmak en büyük erdemdir" sözü, Erzurum için ayrı bir anlam taşır. Çünkü Erzurum'un bugün yeniden ihtiyaç duyduğu şey yeni binalar değil, yeniden kurulan bir şehir hafızasıdır.
Yeni yollar açılabilir.
Yeni meydanlar yapılabilir.
Yeni binalar yükselebilir.
Ama şehrin ruhu ayağa kalkmazsa bunların hiçbiri Erzurum'u büyütmez.
Bir şehri büyüten beton değil, bilinçtir.
Bir şehri yaşatan nüfus değil, hafızadır.
Bir şehri geleceğe taşıyan yatırım değil, aidiyettir.
Bugün Erzurum'un önünde duran en büyük meselelerden biri de budur.
Gençlerimizin bu şehrin hikâyesini yeniden öğrenmesi...
Bu şehrin yalnızca geçmişte ne olduğunu değil, neden önemli olduğunu kavraması...
1048'in ne anlama geldiğini bilmesi...
Ve nihayet Erzurum'un kendilerinden ne beklediğini anlaması...
Çünkü tarihî aidiyet zorlayıcıdır.
Tarih, kendisine sahip çıkanları ödüllendirir.
Sırt çevirenleri ise sessizce unutur.
Erzurum da böyledir.
Bu şehir kendisine gönül verenleri bağrına basar.
Fakat ona yabancılaşanları da yavaş yavaş hafızasından çıkarır.
Konfüçyüs'ün hikâyesindeki ihtiyar gibi önce karar vermek gerekir.
Karşı kıyıya geçmeye...
Sonra da bizi karşıya taşıyacak akıntılara güvenmek...
Erzurum'un akıntıları vardır.
Bin yıllık tarihidir.
İrfanıdır.
Medeniyetidir.
Şehitlerinin hatırasıdır.
Âlimlerinin duasıdır.
Ve bu akıntılar hâlâ akmaktadır.
Mesele, kendimizi onlara teslim edebilmektir.
Çünkü Erzurum'u gerçekten sevenler, bu şehre yalnızca bağlı olanlar değildir.
Kendilerini bu şehre karşı sorumlu hissedenlerdir.
Bu yüzden deriz ki;
Erzurum'a ait olmak başka şeydir.
Erzurum'a mahkûm olmak başka şey...
Ve bu şehir, ancak kendisini bir emanet bilen, omuzlarında taşıyan, onun derdiyle dertlenen insanlar sayesinde yeniden ayağa kalkacaktır.
Çünkü mahkûmiyet bilincini kuşananlar, şehrine koşanlardır.
Şehriyle kucaklaşanlardır.
Ve Erzurum, hâlâ böyle evlatlarını beklemektedir.