Bir hususun altını her fırsatta kalın puntolarla çizdik ki, şehir, yalnız taşın, toprağın ve yolların bir araya gelişinden ibaret değildir. Şehir; bir milletin vicdanıdır, hafızasıdır, duasıdır. Eğer bir beldenin sokaklarında tarih konuşmuyorsa, çeşmelerinde irfan akmıyorsa, minarelerinden yalnız ses yükselip mânâ yükselmiyorsa, orada medeniyetin ruhundan söz etmek müşküldür.
Bugün şehir üzerine çok konuşuyoruz. İmar planlarını, ulaşımı, yeni bulvarları, yüksek binaları tartışıyoruz. Fakat asıl meseleye, yani "şehir niçin vardır?" sualine çoğu zaman temas etmiyoruz. Çünkü şehir evvela bir dünya görüşünün eseridir. Dünya görüşü olmayanın şehir anlayışı da olmaz. Elinde cetvel bulunabilir, bilgisayarı olabilir, plan çizebilir; fakat ruh inşa edemez.
İşte Erzurum, bu bakımdan sıradan bir Anadolu şehri değildir. Bu kadim belde, yalnızca Doğu Anadolu'nun yüksek platosunda kurulmuş bir yerleşim merkezi değil; asırlar boyunca İslâm-Türk medeniyetinin serhatta kurduğu büyük bir irfan menzilidir. Bu şehir, taşına vakar, rüzgârına sabır, insanına metanet işlemiş bir medeniyetin eseridir.
Çifte Minareli Medrese, Yakutiye, Ulu Cami, Lala Paşa Camii, Üç Kümbetler ve nice tarihî eserler, yalnız mimarî kabiliyetimizin değil, aynı zamanda kâinata bakışımızın da taşlaşmış ifadesidir. Bu eserler, "önce bina, sonra insan" anlayışıyla değil; "önce insan, sonra şehir" düsturuyla yükselmiştir.
Merhum Turgut Cansever'in "şehir, cennet tasavvurunun yeryüzündeki akislerinden biridir" sözü, belki de en fazla Erzurum gibi şehirlerde karşılığını bulur. Çünkü bu şehirde yalnız bina yapılmamış; hayat kurulmuştur. Mahalleler komşuluğun, camiler cemiyetin, çarşılar helâl kazancın, medreseler ilmin merkezi olmuştur. Şehir, insanı terbiye eden sessiz bir muallim vazifesi görmüştür.
Ne yazık ki modern zamanların aceleciliği, bu derin idraki büyük ölçüde gölgeledi. Beton çoğaldı; fakat estetik azaldı. Yol genişledi; lakin gönüller daraldı. Meydanlar büyüdü; fakat şehir ruhu aynı nispette inkişaf edemedi. Bugün birçok şehirde olduğu gibi Erzurum'da da en büyük mesele, yalnız yeni yapılar inşa etmek değil; kadim ruhu muhafaza ederek geleceği kurabilmektir.
Çünkü şehirler de insanlar gibi hafızalarıyla yaşarlar. Hafızasını kaybeden insan nasıl kimliğini yitirirse, tarihini ve mimarî şahsiyetini kaybeden şehir de zamanla sıradanlaşır. Erzurum'u Erzurum yapan yalnız iklimi değildir. Onu farklı kılan; Alvarlı Efe'nin irfanı, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin hikmeti, Nene Hatun'un fedakârlığı, Erzurum Kongresi'nin, Atatürk'ün istiklâl şuuru ve asırlardır taşlara sinmiş olan medeniyet nefesidir.
Bu sebeple Erzurum'un istikbali, yalnız yatırım miktarıyla ölçülemez. Şehrin gerçek zenginliği; yetiştirdiği insan, koruduğu tarih, yaşattığı kültür ve muhafaza ettiği medeniyet idrakiyle anlaşılır. Eğer bu ruh canlı tutulabilirse yeni yapılan her eser geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü olur. Aksi hâlde en gösterişli binalar bile zamanın içinde mânâsız birer yığın olmaktan kurtulamaz.
Medeniyet, geçmişi müzeye kaldırmak değildir. Medeniyet, geçmişi bugünün vicdanında yaşatabilmektir. Erzurum'un önünde duran asıl vazife de budur. Bu şehir, yalnız eskiyi koruyan değil; eskinin ruhundan yeni eserler doğurabilen bir idrake yeniden kavuşmalıdır.
Lamartine'in Osmanlı şehirlerini gördüğünde hayranlıkla dile getirdiği "Cennet burası." hükmü, tesadüf değildir. O şehirlerde görülen yalnız mimarî güzellik değil; insan ile mekân arasındaki ahenk idi. İşte Erzurum'un yeniden ulaşması gereken seviye de budur. Daha yüksek binalar değil; daha yüksek bir şehir şuuru... Daha geniş yollar değil; daha derin bir medeniyet idraki...
Şehir, kendisini imar edenlerin aynasıdır. Eğer o aynaya hikmet düşerse medeniyet doğar; yalnız menfaat düşerse beton çoğalır. Erzurum'un tarihî emanetine yakışan ise, bu aziz beldeyi cennet tasavvurunun yeryüzündeki zarif bir tecellîsi olarak yeniden okuyabilmek ve aynı idrakle yarınlara taşıyabilmektir.
Zira şehirler ancak ruhları kadar büyük, medeniyetleri kadar kalıcıdır.