Şehir, yalnızca taşın, betonun ve camın üst üste yığılması değildir. Şehir, insanın ruhunu yerleştirdiği, kendini aradığı ve bulduğu bir varlık alanıdır. Fakat bugün şehir dediğimiz o büyük yapı, insanı içine alan ama ona ait olmayan bir kabuğa dönüşmüş durumda.
Yükselen binalar var; ama alçalan bir hayat hissi de var. Genişleyen caddeler var; ama daralan bir insan dünyası da var. Kalabalık artıyor; fakat insan azalıyor. İşte bugünün şehir manzarası tam da budur. Gürültü çoğalıyor ama ses kayboluyor. Hareket artıyor ama hayat donuyor.
Modern şehir, insanı içine çekiyor; fakat onu yaşatmıyor. Ona alan açmıyor, ona nefes vermiyor. İnsan, bu düzenin içinde fark etmeden bir alışkanlık geliştiriyor. Oysa bu alışkanlık, bir kabullenişten ibaret. Ve bu kabulleniş, ruhun geri çekilişidir.
Bir zamanlar şehirler, hayatın merkezleriydi. Sokaklarında çocukların sesi yankılanır, gökyüzünde kuşlar süzülürdü. Şimdi ise gökyüzü boş, sokaklar sessiz, yüzler ifadesiz. İnsan var, ama hayat yok. Şehir var, ama ruh yok.
Şehirlerin bu hâli tesadüf değil. Bu, bir anlayışın sonucudur. İnsanı merkeze almayan, onu sadece bir unsur olarak gören bir anlayışın… Şehir, insan için değil; insan, şehir için varmış gibi kurulan bir düzenin sonucu…
Ve asıl mesele şu: Bu değişimi fark ediyor muyuz?
Çünkü şehirler değişirken, insan da değişiyor. Mekânın ruhu kaybolduğunda, insanın da yönü kayboluyor. Şehir yalnızca dışımızda duran bir yapı değildir; içimize yerleşen bir duygudur. O duygu zayıfladığında, şehir artık sadece bir görüntüden ibaret kalır.
Belki de bugün en büyük mesele, kaybettiğimiz şeyi hatırlayamamak… Şehrin ne olduğunu değil, ne olmadığını konuşur hâle gelmek…
Ve belki de en zor soru şu: Biz şehirde mi yaşıyoruz, yoksa şehir bizim içimizden mi çekiliyor?