Konuşmak… İnsan dediğimiz muammanın en yalın, en çıplak tecellisi. Lâkin her konuşma, ses tellerinin titremesinden ibaret midir? Yoksa söz dediğimiz şey, ruhun derin kuyularından çekilen bir hakikat kovası mıdır?
Türk-İslâm irfanı, konuşmayı sadece dile hapsetmez. Bilir ki insan, yalnız diliyle değil; gözüyle, kalbiyle, fikriyle ve hatta bütün varlığıyla konuşur. Ve belki de asıl konuşma, dil sustuğunda başlar.
Gözle konuşmak… Îmâ. Bir bakışın içinde saklı bin cümle. Nice hakikat, kelimelere dökülmeden, bir çift gözün sükûtunda yankılanır. Çünkü göz, kalbin tercümanıdır; yalan söylemeyi beceremez.
Fikirle konuşmak… Münâzara. Hakikati arayan akılların çarpışması. Burada söz, bir silah değil; bir anahtardır. Kapıları zorlamak için değil, açmak içindir. Münâzara, galip gelmek için değil; doğruya varmak için yapılırsa mânâ kazanır.
Kalple konuşmak… Muhabbet. Sevginin dili, kelimelerden daha eskidir. Bir insanı anlamak için onun söylediklerini değil, sustuklarını duymak gerekir. Muhabbet, iki kalp arasında kurulan görünmez bir köprüdür.
Dil ile konuşmak… Kelâm. En yaygın, en sıradan görünen… Ama en tehlikelisi. Çünkü dil, ya insanı yüceltir ya da onu kendi sözlerinin enkazı altında bırakır. Her kelime, sahibinin şahididir.
Yürekle konuşmak… Sıdk. Doğruluk… Sözün özüyle, özün sözüyle birleştiği an. Sıdk, insanın içiyle dışının aynı istikamete bakmasıdır. Eğrilik, burada barınamaz.
Anlayarak konuşmak… Nutuk. Sözün, hikmetle yoğrulmuş hâli. Nutuk, bilgiyle değil; idrakle kurulur. Herkes konuşur, ama azı anlar; daha azı ise anladığını konuşur.
Ve nihayet… Tüm benlikle konuşmak: Zikir.
Zikir, kelimenin ötesidir. O, insanın bütün varlığıyla hakikate yönelmesi, kendini aşmasıdır. Zikirde dil susabilir, ama varlık konuşur. İnsan, kendi benliğini bırakıp mutlak olanın eşiğine varır.
İşte konuşma dediğimiz şey, bir ses hadisesi değil; bir varlık meselesidir.
Söz, ya seni ele verir ya seni inşa eder.
Ve unutma…
Her konuşma, aslında kim olduğunu haykırır.