Büyük velîler, irfan ehli, mutasavvıflar ve medeniyetimizin söz ustaları insanı anlatırken sık sık şehirden bahsederler. Çünkü onlar için insan yalnız etten ve kemikten ibaret değildir; bir iç âlemdir, bir mana iklimidir, bir şehirdir. Kalp ise bu şehrin merkezidir. Nasıl ki bakımsız bırakılmış bir şehir zamanla harabeye dönerse, ihmal edilmiş bir gönül de manasını kaybeder.
İşte bu yüzden irfan geleneğimiz, insanın kemâl yolculuğunu bir şehrin imarına benzetmiştir. Sokakları düzeltilen, çarşıları canlanan, meydanları güzelleşen bir şehir gibi insan da ahlakla, ilimle, hikmetle ve sorumluluk duygusuyla olgunlaşır. Bu sebeple “şehr-i kâmil” ile “insan-ı kâmil” arasında derin bir münasebet kurulmuştur.
Bu hakikatin ışığında dönüp Erzurum'a baktığımızda karşımızda yalnızca bir Anadolu şehri görmeyiz. Karşımızda asırların irfanını taşıyan bir medeniyet merkezi durmaktadır.
Çünkü Erzurum, sıradan bir şehir değildir.
Bu şehir, Alvarlı Efe'nin nefesiyle yoğrulmuştur.
Bu şehir, Nene Hatun'un fedakârlığında şahsiyet bulmuştur.
Bu şehir, Emrah'ın sazında, Sümmanî'nin dilinde, İbrahim Hakkı'nın hikmetinde, Müftü Yunus Kaya Hoca'nın hasbi halinde kendisini ifade etmiştir.
Bu şehir yalnız taşla, toprakla, kaleyle, tabyayla kurulmamıştır. Erzurum'u kuran asıl kudret, onu asırlar boyunca ayakta tutan mana mimarlarıdır.
Hacı Bayram-ı Velî'nin;
"Ârifler sözi satılur ol şârın bâzâresinde"
mısraını Erzurum'un çarşılarında dolaşırken daha iyi anlarız.
Çünkü bir şehri şehir yapan yalnız ticaret değildir. Şehri şehir yapan, o şehrin çarşısında dolaşan hikmettir. O şehrin meydanlarında yankılanan irfandır. O şehrin evlerinde yetişen edeptir.
Bugün Erzurum'a bakarken asıl sormamız gereken soru da budur:
Bu şehrin çarşılarında hâlâ irfan dolaşıyor mu?
Bu şehrin meydanlarında hâlâ hikmet konuşuyor mu?
Bu şehrin gençleri kendilerini Erzurum'un büyük mirasının varisi olarak hissediyor mu?
Mesele yalnız yeni yollar yapmak değildir.
Mesele yalnız yeni binalar inşa etmek değildir.
Mesele yalnız yatırım çekmek de değildir.
Asıl mesele, Erzurum'un ruhunu canlı tutabilmektir.
Çünkü şehirlerin de insanlar gibi kalpleri vardır.
Kalbi yorulan şehirler sessizleşir.
Kalbi zayıflayan şehirler hafızalarını kaybeder.
Kalbi sönen şehirler ise başkalarına benzemeye başlar.
Oysa Erzurum, hiçbir zaman başkalarına benzeyerek büyümemiştir.
Kendi olarak büyümüştür.
Kendi sesiyle konuşmuştur.
Kendi türküsünü söylemiştir.
Kendi vakarını korumuştur.
İbni Haldun'un şehirler için söylediği sözleri hatırlayalım. Ona göre şehirler, milletlerin karar kıldığı, medeniyetlerini inşa ettiği mekânlardır. Eğer bir şehir kendi medeniyet iddiasını kaybederse yalnız nüfusunu değil, şahsiyetini de kaybeder.
Bugün Erzurum'un önündeki mesele budur.
Erzurum'un ihtiyacı yalnız yeni projeler değildir.
Erzurum'un ihtiyacı kendisini yeniden okuyacak, yeniden anlatacak, yeniden yorumlayacak münevverlerdir.
Bu şehri yalnız istatistiklerle anlatamazsınız.
Bu şehri yalnız ekonomik göstergelerle açıklayamazsınız.
Erzurum'u anlamak için Taşhan'ın gölgesinde biraz durmak, Çifte Minareler'in sessizliğini dinlemek, Yakutiye'nin avlusunda tarihle konuşmak gerekir.
Çünkü Erzurum'un hakikati rakamlarda değil, ruhundadır.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, "Ben henüz kendi şehrime başlamadım" diyebilecek bir mesuliyet duygusudur.
Erzurum'u yeniden keşfetmek...
Erzurum'u yeniden okumak...
Erzurum'u yeniden anlatmak...
Ve hepsinden önemlisi Erzurum'u yeniden yaşamak...
Şehirler, kendilerine inanan insanlar kadar yaşarlar.
Erzurum da kendisine inanan evlatlarını beklemektedir.
O evlatlar çıktığında yalnız Erzurum'un değil, bu büyük medeniyet coğrafyasının da ayak sesleri daha gür duyulacaktır.
Çünkü Erzurum, hâlâ irfanın soğuk taşlar üzerinde sıcak nefes bıraktığı şehirlerden biridir.