DESTANLARIMIZ VE MİLLİ KAHRAMANLIK MOTİFLERİ
Eski destanlarımızın meydana geldiği çağlardaki “Türk mitolojisi güzel ve zengindir. Orta-Asya’dan getirilmiş olanlar yanında, Anadolu’da teşekkül etmiş olanlar da vardır. Ancak, bunlardan Türk halk epopesinin bütün vasıflarına haiz olarak yalnız Kırgızların Manas Destanı’nı gösterebiliriz.”
TÜRKLER DESTAN YAZAN MİLLET
Türk destanlarının bir kısmı halk arasında yaşayan parçaların derlenmesi suretiyle elde edilmiş, bir kısmı ise eski İran, Arap, Moğol ve Batı kaynaklarından derlenmiştir. Firdevsi’nin Şehnâme’si bu kaynakların başında gelmektedir. Şehnâme’de, Türklerin menkıbevî tarihleri, mitolojileri ve menşeleri hakkında geniş bilgiler vardır.
Türk destanlarının Türkçe yazılı kaynakları arasında; Kaşgarlı Mahmut’un Divan ü Lügati’t-Türk’ü ile Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk ve Şecere-i Terakime adlı eserlerini sayabiliriz. İlhanlı veziri Reşidüddin’in (XVI. asır) Cami’ü’t Tevarih isimli dünya tarihi ve Cüveyni’nin (XIII.asır) Tarih-i Cihan Güşa’sı Türk destanları ile ilgili önemli bilgiler veren eserlerdir.
DESTANLARIMIZIN TASNİFİ
Türk tarih ve medeniyetinin genel tasnifine uygun olarak destanlarımızı, İslâmiyet’ten önce ve sonra olmak üzere ikiye ayırmak gelenek haline gelmiştir:
1.İslâmiyet’ten Önceki Destanlar
a. Yaradılış Destanı
b. Saka Destanı
*Alp Er Tunga Destanı
*Şu Destanı
c. Hun- Oğuz Destanı
d.Köktürk Destanı
* Bozkurt Destanı
* Ergenekon Destanı
* Köroğlu Destanı (eski şekliyle)
e.Uygur Destanları
* Türeyiş Destanı
* Mani Dininin Kabulü Destanı
* Göç Destanı
2. İslâmiyet’ten Sonraki Destanlar
a. Manas Destanı
b. Çingiz (Cengiz) Destanı
c. Seyyid Battal Gazi Destanı
d. Danişment Gazi Destanı
e. Köroğlu Destanı (yeni şekliyle)
Dede Korkut Hikâyeleri de destanî özelliklerinden dolayı İslâmiyet’ten sonraki döneme dahil edilmektedir.
İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ DESTANLAR
İslâmiyet’ten önceki Türk destanları birbirini bütünleyen parçalar halindedir. Bunları müstakil birer destandan çok, ana kollardan ayrılmış destan parçaları olarak kabul etmek yerinde olur. “En eski Türk destanı, Sakalar devrinde Alp Er Tunga ve Şu adlı iki kahramanın müstakil maceralarını konu alan Saka destanıdır.” M.Ö. VII. asırda yaşayan Alp Er Tunga’dan Firdevsi’nin Şehnâme’sinde Efrasyâb diye söz edilmektedir. Kaşgarlı Mahmut bu destanın birkaç dörtlüğünü Divan ü Lügati’t Türk’e almıştır.
OĞUZ KAĞAN DESTANI
İkinci büyük destan Oğuz Kağan Destanıdır. Oğuzların atası, Oğuz Han ve oğullarını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Millî Kütüphanesi’nde bulunan Uygur harfleriyle yazılmış tek yazma nüshadır. Bu nüsha Rıza Nur tarafından keşfedilmiş, ilmî olarak W. Bang ve R.Rahmeti Arat tarafından önce Almanca (1932), daha sonra Türkçe olarak Oğuz Kağan Destanı adıyla (1936) yayınlanmıştır. Aynı eseri Muharrem Ergin 1970’te yeni şekliyle 1000 Temel Eser Yayınları arasında neşretmiştir.
DESTANIN İKİNCİ NÜSHASI
Oğuz Kağan destanının ikinci parçası Reşidüddin’in Cami’ü’t-Tevarih adlı eserindeki rivayettir. Bu kitabın 1317 tarihli ve minyatürlü bir nüshası İstanbul Topkapı Müzesi’nde bulunmaktadır. “XV. asır tarihçisi Yazıcıoğlu ile XVII. asırda yaşayan Ebul Gazi Bahadır Han, Reşidüddin’in rivayetini Batı ve Doğu Türkçe’sine aktarmışlardır. Reşidüddin’in Farsça metnini en son olarak Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan , Türkçe’ye çevirmiş ve tarihî bakımdan incelemiştir.”
Göktürklerin doğuşu ve tarihlerinin başlangıcını anlatan iki büyük efsane vardır ki bunlardan Bozkurt destanı, soyu-sopu öldürülmüş olan bir Türk çocuğunun dişi bir kurt tarafından beslenip onunla evlenmesini, yeni Türk nesilleri meydana getirişini hikâye eder. Ergenekon destanı ise, geçit vermez bir dağ ardında çoğalan Türklerin, demiri eritmek hüneriyle oradan kurtuluşlarını anlatır.
Uygurlar döneminde teşekkül eden dördüncü bir kol, Türeyiş ve Göç destanıdır. “Türeyiş’te Türklerin kutsal bir dağdan ya da dağdaki ağaçtan türedikleri anlatılmaktadır. Göç destanında ise, değerini bilmeyerek Çinlilere verdikleri kutsal dağın parçalanıp götürülmesi yüzünden ana yurtlarında barınamayan Uygur Türklerinin göçe mecbur kalmaları hikâye edilir.”
Uygur destanlarının elimizde Türkçe manzum parçaları yoktur. “Çin ve İran kaynaklarından değişik iki rivayet halinde elde edilmiştir.” İran rivayeti arasında bulunan bir parça, destanla tarih özelliği gösteren Manihaizm’in kabulü menkıbesidir.
YARATILIŞ DESTANI
Yaratılış Destanı Prof. Radloff tarafından Şamani Altay Türkleri arasında derlenmiştir. Efsanede Türklerin dünyanın yaratılışı hakkında Şaman dini inanışlarının ortaya koymaktadır.
Daha hiçbir yokken “Tanrı Kara Han”la “su” vardı. Kara Handan başka gören sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. “Akine (Ak Ana)” çıktı. Kara Hana “yarat” diyip yine suya daldı. Bunun üzerine Kara han “Kişi yi yarattı. Kara Han kişi edebi suyun iki kara kaz gibi uçuyorlardı. Fakat kişi halinden memnun değildi. Kara Handan daha yüksekte uçmak istiyordu. Onun bu dileğini sezen Kara Han, kişiden uçmak kabiliyetini aldı. Sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu. Yaptığına pişman olarak Tanrı Kara Handan bağışlamasını diledi. Tanrı Kara Han kişiye sudan yükselmesini buyurdu. Denizden bir yıldı yükseltti bunun üstüne oturarak batmaktan kurtulacaktı, artık uçamayacağı için Tanrı Kara Han dünyayı yaratmak istedi. Suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını kişiye buyurdu. Kötü düşünceden hala vazgeçmeyen kişi denizin dibinden toprak çıkarırken kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istediğinden ağzına biraz toprak sakladı. Avucundaki toprağı su yüne serpince Tanrı Kara Han toprağa “büyü diye buyruk verdi. Büyüyen toprak dünya oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprak da büyümeğe başlayıp onu boğacak hale geldi. Tanrı Kara Han “tükür” diye: buyruk vermeseydi boğulup gidecekti. Kara Hanın yarattığı dünya dümdüzdü. Tükürünce ağzından çıkan topraklar bu dümdüz dünyaya fırlayarak üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Kara Han bu itaatsiz kişiye “Erliğ” (şeytan) adını verdi ve onu kendi ışık aleminde kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dalın altında bir adam yarattı. Bunlar dokuz insan ırkının ataları oldular. Erliğ bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce Kara Handan onları kendisine vermesini istedi. Kara Han vermedi. Fakat Erliğ onları kötülüğe sürükleyerek kendisine çekebiliyordu. Kara Han insanların bu akılsızlığına Erliğ’e kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliği yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına kovdu. Kendisi için de yedinci kat göğü yaratarak oraya yerleşti insanları korumak için de meleklerinden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görünce o da kendisine bir gök yaratmak için Kara Handan için aldı. Kendi göğüne tebaasını, yani kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğin tebaası Kara Hanınkilerden daha iyi yaşadıkları için Tanrı Kara Hanın canı sıkıldı. Kahraman Mandişere’yi gönderdi. O da şimşekten mızrağıyla vurarak korkunç gök gürültüleri arasında bu dünyayı parça parça etti. Yıkılan bu dünya Kara Hanın dünyasının üzerine düşünce yıkıntılardan dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi. Kara Han, Erliği dünyanın en alt katına sürdü, güneşsiz, aysız, yıldızsız yerde dünyanın sonuna değin oturmasını buyurdu. Tanrı Kara Han on yedinci kat gökten kainatı idare etmektedir. On altıncı kat gökte “Ölkün Altın Dağda, altından bir tahtta oturur. Yedinci katta “Gün Ana”, altıncı katta “Ata” oturmaktadır.
İSLÂMİYET SONRASI DESTANLAR
Türkler, bir taraftan eski millî destanlarına İslâm ruhu katarlarken öte yandan, yeni dinin kabulü ve yayılışının doğurduğu olaylar dolayısıyla da yeni ve İslâmî destanlar ortaya çıkarmışlardır. Bunların büyük çoğunluğu millî-İslâmî’dir. İslâmiyet öncesi devrin izlerini taşıyanlar da vardır. Örneğin: Oğuz Kağan destanı, İslâm kültürü ve ideolojisi ile birleştirilerek İslâmî bir çehreye büründürülmüştür. “Bu destanın önemli bir parçası olduğu tahmin edilen Dede Korkut Hikâyeleri bunlardandır.”
İslâmiyet sonrası Türk destanlarını millî-İslâmî ve İslâmi olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz:
MİLLÎ- İSLÂMÎ TÜRK DESTANLARI
Türkler, bir taraftan eski millî destanlarına İslâmî bir ruh katarlarken, öte yandan yeni İslâmî destanlar meydana getirmişlerdir. Kırgız Türkleri arasında son zamanlara kadar yaşayan Manas, İslâmlığın Türk halkına söylettiği en büyük destandır. Bugünkü yorumlara göre, XI-XII. asırlarda Türkistan’da Yedi Su çevresinde doğmağa başlamış, asırlarca yaşayıp gelişerek bütün Orta-Asya Türklerinin ortak ürünü olmuştur.
Türkleri her milletten üstün gören bir anlayışın sergilendiği Manas Destanı’nda, Müslüman Türklerle Müslüman olmayan Türklerin mücadelesi ağırlıklıdır. Destanı söyleyen saz şairlerine göre, Er Manas, savaşlarda kimseye yenilmeyen bir kahramandır. O birçokları ile savaşmış, Çinlileri ve İranlıları yenmiştir. “Manas destanı, eski Türk inanışlarından da çizgiler taşır. Destanlarda görülen yemin törenleri şaman geleneğine uygundur. Kadına değer verilmesi, ok, kılıç gibi silahların kutsal sayılması eski Türk inançlarındandır.”
MANAS DESTANI
Manas destanında: Kırgız Türklerinin geleneklerini, ahlâk ve âdetlerini, aile hayatını, dünya ve hayat görüşünü, dost ve yabancı anlayışını görebiliriz. “Eski Türk destan inançlarından da canlı hatıralar vardır.” Göktürk Kitabeleri’nde görülen; her atın bir isminin olması, bir savaş kahramanı gibi saygıyla anılması düşüncesi Manas’ta da devam eder.
Manas destanı önce Kırgız-Kazak Türklerinden Velihanoğlu Çakan Töre adlı Türk âlimi tarafından 1861’de ilim âlemine tanıtılmış, sonra Alman Türkoloğu Radloff 19000 mısra tutan kısmını 1885’te Almanca tercümesi ile birlikte neşretmiştir. Manas destanı ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalara günümüzde de devam edilmektedir.
DEDE KORKUT’UMUZ
XI-XII. asırlarda “Orta-Asya’dan Kafkaslara, Irak’a ve Avrupa’ya geçen Oğuz boyları arasında gelişen Türk edebiyatının en güzel destanî verimlerinden biri Dede Korkut Hikâyeleri’dir. Yeni yurtlarda yeni vak’alar ve yeni coğrafyalarla birleşen bu hikâyeler, XV. asrın başlarında meçhul bir sanatkâr tarafından yazıya geçirilmiştir.” Bir takım İslâmî unsurlar almış olmakla birlikte “Dede Korkut Kitabı, Oğuzlardan bize ulaşan tek destan metnidir.” Dede Korkut tarafından Oğuznâme adı verilen eser, “Konusu, ruhu ve bütün vasıflarıyla Türklere aittir. Bu millî ve orijinal vasfı yanında; evsafı ve müellifi bakımından umumî destan tasnifi içinde de benzerleri ve belli bir yeri vardır.” (Dede Korkut Hikâyeleri ile ilgili daha kapsamlı bilgi hikâye konusunda verilmiştir.)
KÖROĞLU DESTANI
Oğuz Türklerinin diğer önemli bir destanı olan Köroğlu, aynı coğrafyalarda yerleşmiş ve yayılmıştır. “İslâmiyet’ten önceki Türk-İran savaşlarından doğduğuna dair görüşler çoğunluktadır.” Anadolu’da XVI. asırdan itibaren yayılmaya başlamış, XIX. asırda metinlere geçmiştir. Destan kahramanı Köroğlu, bazen aşk yüzünden dağlara düşmüş bir âşık, bazen İranlılara karşı savaşan bir Osmanlı kahramanı, bazen de devlete karşı ayaklanmış bir eşkıya olarak görülür. Fakat daima kahraman, haksever, düşkünü korur, sempatik biridir.
Köroğlu, fonksiyonu bakımından eski Türk mitolojisinin kam, şaman, ozan görevlerini üstlenmiştir. Ahmet Kutsi Tecer’e göre, Köroğlu, “Türk mitolojisinin Hermes’i veya Olimpos’ udur.”
KÖROĞLU DESTANI’NIN YANSIMALARI
Köroğlu’nun bütün destan kahramanları ile birleşen vasfı; saf ve babacan olmasıdır. Düşmanlarına namertlik edeceği onun aklının ucundan bile geçmez, tedbirsizdir. Bu tedbirsizlik Ayvaz ve Hasan Bey gibi diğer yiğitlerinde de görülür.
Köroğlu Destanı hakkında ilk ciddi ve etraflı araştırma P. Naili Boratav tarafından yapılmıştır. Boratav’a göre Köroğlu Destanı’nın menşei meselesi henüz halledilmiş değildir. Köroğlu’nun İran Azerbaycan’ı Türkleri arasındaki rivayetini tespit eden Alexandre Chadzko, 1842’de İngilizce’ ye tercüme ettiği eserinde, Köroğlu’nu Azerbaycan’da yaşayan bir haydut olarak telâkki etmiştir.
AZERBAYCAN VARYANTI
Mirza Veli Zâde, “Kafkas Kavimlerini Öğrenmek İçin Materiyaller” inin IX. cildinde, Köroğlu’nu, Kafkas hanlarından birine isyan etmiş haydut olarak tanıtmıştır. Kunos ve Mesaros, Chadzko’nun fikrini benimserken; Evliya Çelebi, Bolu-Çerez mıntıkasında yaşamış bir haydut olarak tanıtır.”
Köroğlu destanının kahramanları muhtelif sahalarda farklı isimlerle anılmışlardır: “Köroğlu, Küroğlu, Kencum Ruşen, Kürdöbiloğlu, Renpul Ruşen, Ruşen (irişan), Ali gibi isimleri vardır. Babası hakkındaki rivayetler daha da çoktur.”
BEHÇET MAHİR’İN KATKISI
Köroğlu ile ilgili ikinci önemli bir çalışma Cumhuriyet’in 50 yılı münasebetiyle 1973 yılında Mehmet Kaplan, Mehmet Akalın ve Muhan Bali tarafından yapılmıştır. Halkın anladığı ve anlattığı tarzda bir halk hikâyecisinin (Behçet Mahir) ağzından doğrudan doğruya derlenmiş olması Köroğlu’nun, halk edebiyatının sözlü geleneğindeki yerini tespit bakımından çok önemlidir. Behçet Mahir’in ağzından derlenmiş şekliyle yayınlanmış eserde, Bolu Bey’i Kolu oldukça teferruatlı olarak verilmiş; ayrıca Kenan, Bağdat ve Gürcistan kolları da anlatılmıştır.
Köroğlu Destanı’nda sabit bir mekân yoktur. Kol halinde derlenmesi, çok geniş bir alana yayılma kudretine sahip olduğunu gösteriyor.
CENGİZNAMELER
Karahanlılar çevresinde teşekkül eden Satuk Buğra Han Destanı ile Cengiznâme adıyla bilinen Cengiz Destanı Orta-Asya’da Türklerin yoğun olduğu yörelerde çok tutunmuştur. Satuk Buğra Han, Karahanlı Devletinin ilk Müslüman hükümdarıdır. Satuk Buğra Han Tezkiresi olarak da tanınan İslâmî bir düşünceyle kaleme alınan Satuk Buğra Han Destanı Karahanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
DEVAM EDECEK