EFSANE NEDİR?
Sözlüklerde farklı tanımları olan efsane sözcüğü Farsça olup genellikle “halkın gözünde veya nakledenin hayal gücünde biçim değiştirerek olağanüstü niteliklerle abartılı bir şekilde anlatılan hikâyeler” olarak tanımlanır. Ferit Devellioğlu’nun sözlüğünde; asılsız hikâye, masal, boş şey, dillere düşmüş meşhur olmuş hadise,. İngilizce-Türkçe sözlük Redhouse ’da ise, masal, hikâye, menkıbe, azizlerin hayatını anlatan hikâye karşılığında kullanılmıştır.
TÜRKİYE’DEKİ İLK ÇALIŞMALAR
Türkiye’de halk bilimi çalışmalarına XX. asır başlarında başlanmış; ancak efsane konusu üzerinde yeterince durulmamıştır. Buna rağmen, P. Naili Boratav, Osman Bayatlı, A.Rıza Önder, S. Veyis Örnek gibi yazarların zaman zaman makale, tebliğ ve kitaplarında efsane konusuna değindiklerini görüyoruz. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’nun 101 Anadolu Efsanesi ile Anadolu Türk Efsanelerinde İlk Taş Kesilme Motifi ve Bu efsanelerin Tip Kataloğu efsanelerle ilgili ilk ilmî çalışmalardır.
Eski cemiyetlerde ve bugün bazı kapalı muhafazakâr zümrelerde mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb. belli yerlerde, belli zamanlarda; çocuk, kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsaneler:
a.Teogoni (Tanrıların nereden geldiği)
b.Kozmogoni (Kâinatın nasıl yaratıldığı)
c.Antropogoni (İnsanın yaradılışı)
d.Eskatoloji (İnsanın ve Dünyanın Geleceği)
gibi dört ana kolda toplanmaktadır.
Günümüzde, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş olan efsaneleri araştıran ilme esâtîr-mitoloji adı verilmektedir.
Günümüzde bilinen efsanelere bir örnek olarak Balıklı Göl Efsanesini aşağıda veriyoruz:
ERZURUM BALIKLI GÖL EFSANESİ
“Erzurum’a bağlı Ilıca ilçesine 8 km mesafede bir köy vardır. Bugün düzgün yollarla ilçeye bağlı olan köyün güneyinde bulunan küçük bir göl, çevre sakinlerinin etrafında dinlendiği bir mesire yeridir. Bu gölün teşekkülü şu efsaneye bağlanır:
Gölün olduğu yer vaktiyle mezarlık ile köy arasında genç bir karı-kocanın huzur içinde yaşadığı bir ev, bir hayvan damı ve meretken meydana gelen küçük bir yuvanın kurulduğu düzlükmüş. Bürgün gelin, kocası işteyken kapının önüne çıkar, efendisinin gelip gelmediğine bakmak ister. O, kapının önünde dururken oradan geçmekte olan bir Ermeni delikanlısı gelinin güzelliğine hayran kalır. İçinden gelini öpmeyi geçirir, der ki: “Gelin kardeş, Allah’ını seversen getir yüzünü bir öpeyim.” Gelin de delikanlı Allah’ın adını andı diye yüzünün öpülmesine müsaade eder.kocası gelince olanları ona anlatır: “Allah’ın adını andı diye ben de yüzümü öpmesine müsaade ettim.” “Ya sen Allah’ı o kadar çok seviyorsun öyle mi?” kocası dışarıya çıkar, kapının önüne büyük bir ateş yakar. Biraz sonra karısını yanına çağırır. Ona der ki: “Hanım, Allah’ını seversen kendini şu ateşe at.” Gelin gözünü kırpmadan kendisini ateşe atar. O daha kendisini ateşe atar atmaz orası bir göl olur, gelin de bir balık.
Köylülerin anlattığına göre bu balıklar mukaddesmiş, avlanıp yenilmezmiş. Köyün Rus işgali esnasında, komutan bu balıklardan askerlerine yedirir; fakat bütün asker bir-iki gün içinde telef olup gider.
Bir söylentiye göre de, bu balıkların bir kısmı yeşil sarıklı asker olup harbe gitmişler. Orada yaralanıp gelenlerin, bugün göldeki yaralı balıklar olduğu hususunda halk arasında yaygın bir kanaat vardır.”
DESTANLAR
İlkçağın en uzun dönemlerinden günümüze kadar gelen edebiyat ürünlerinin başında destanlar yer alır. Destanlar, milletlerin hayal gücünü en çok doyurabilen ürünlerdir. Kelimenin aslı Farsça dâstândır. Dilimizde Fransızca olan epope (‘epopee) ve lejand (legende) karşılıkları kullanılmaktadır.
DESTANLAR NEYİ ANLATIR
Epope, tarihî kahramanlık olaylarının efsaneleşmiş hikâyelerine denir. Lejand ise, tarih öncesi ve tarihin başlangıç devrine ait daha eski, efsanevî, masal unsurlarının karışmış olduğu mitoslar (hikâyeler)’dır.
Milletlerin tarih ve tarih öncesi devirlerine ait din, fazilet, kahramanlık maceralarını, büyük felâket ve sevinçlerini anlatan destanlar millî, anonim, sözlü (başlangıçta) ve manzum eserlerdir.
Eski Yunanlılar, “Ozanların sazla terennüm ettikleri bu tür şiirlere epos (söz) derlerdi. Batı dillerinde destan için kullanılan epopenin epos’tan alındığına dair görüşler vardır.”
İnsan cemiyetleri içinde, “Söz sanatı istiklâl kazamaya başladığı andan itibaren tahkiye (hikâye etme) çeşidinden iki edebî tür görüyoruz; bunlardan biri destan, diğeri masal. Romanın kaynağı destandır.”
Destan en eski halk edebiyatı ürünlerinden biridir. “Sözlü geleneğe bağlı bu anonim ürünler, zaman ve mekân içinde cemiyetin iradesini ellerinde tutan kahraman-bilge şahsiyetlerin menkıbevî ve gerçek hayatları etrafında teşekkül etmiş uzun didaktik hikâyelerdir”
DESTANLARIN TEŞEKKÜLÜ
Her milletin destanı yoktur. Bazı milletler, yapma destanlarla destan edebiyatına katılmışlardır. Destanlar, bazı safhalardan geçtikten sonra teşekkül ederler. Bu safhalar sırasıyla; çekirdek, gelişme ve tespittir.
Ç E K İ R D E K
Çekirdeği tarihî bir olay oluşturur. “Bu olayın halk muhayyilesinde çok derin bir iz bırakması gerekir. Ruh ve vicdanlara yerleşerek art arda gelen kuşakların hayal gücüyle genişler ve derinleşir. Henüz yazıya geçmediği için her isteyen başka türlü anlatır. Çoğalan bu rivayetler destanın çekirdek safhasını hazırlar.”
G E L İ Ş M E
Bu safhada ozanlar, efsaneleşen tarih olaylarına kendi hayal güçlerini de katarak farklı biçimlerde dile getirirler. Bazen bir meraklı kimsenin, tarihçinin veya yazarın kendisinin de bir şeyler ekleyerek bu bilgileri yazıya geçirdiği görülür.
T E S P İ T
Bir büyük destan şairinin çıkıp ozanların söylediği parçaları derlemesi, sıraya koyması ve yazıya geçirmesi olayıdır. “Bu tespiti, destan geleneğini iyi bilen bir büyük şair veya millî şuur sahibi aydın yapabilir. Halk arasında canlı bir şekilde yaşayan destan parçalarını toplar ve kendi dehası ile yeniden işler.”
TÜRK DESTANLARI
Türk destanları (kısmen Dede Korkut Kitabı hariç), ikinci safhada kalmış, bir büyük destan şairi tarafından yazıya geçirilememiştir. Elimizde mevcut destan parçalarının bir kısmı eski İran, Çin, Moğol tarihî ve edebî eserlerinden, bir kısmı da Bizans ve diğer Batı kaynaklarından derlenmiş, teşekkülünden çok sonra yazıya geçirilmiştir.
Doğu’dan Batı’ya doğru, coğrafî bir sıralama yapılacak olursa: Teşekkülünü tamamlayan destanların başında İran, Yunan ve Fin destanları gelmektedir.
ŞEHNAME
İran’ın ünlü şairi Firdevsi (X.asır), İran milletinin destanî tarihi olarak bilinen Şehnâme’yi yazmıştır. Şehnâme, İran’ın her türlü varlığını yeryüzündeki her şeyden üstün tutmak gibi millî ruhun kuvvetle belirtilişi bakımından tam bir epope özelliği taşımaktadır.
Şehnâme’de Firdevsi, millî lisana büyük önem vermiş, elinden geldiği kadar Arapça sözcükler kullanmamağa gayret göstermiştir. Eserde, İranlıları Fars dili ile millî bir ruh etrafında toplama ülküsü hakimdir.
ŞEHNAME’NİN ETKİLERİ
Türk, Hint ve Yunan mitolojilerinden de çizgiler taşıyan Şehnâme, başka edebiyatları da etki alanına almıştır: Doğu edebiyatlarında Şehnâmecilik diye yeni bir türün ortaya çıkması bununla ilgilidir. “Şairler önce çok eski vak’aları anlatan Şehnâme’ye başvurmuşlar, sonra kendi çağlarını ele almışlardır. XV. asırdan itibaren Türk edebiyatında da tesirleri görülen Şehnâme, İslâm edebiyatlarında her zaman üstün yerini muhafaza etmiştir.” Daha sonra yazılan İskendernâme, Hamzanâme, Battalnâme, Süleymannâme gibi eserlerde Şehnâme’nin izleri vardır.
İLYADA VE ODESSA
M.Ö. IX. asırda yaşadığı sanılan Yunan destan şairi Homeros’un İlias ve Odyssia (İlyada ve Odise) adlı eserleri bir büyük destan şairi tarafından yazıya geçirilen ilk örneklerdir. “Her iki destanda da Akdeniz ikliminin renkleri, çizgileri ve estetiği kendini hissettirir. İnsanlarla eski Yunan tanrıları arasında gelişen kin, nefret, ihtiras, vahşet, fazilet ve insanlık duyguları büyük bir hünerle dile getirilmiştir.” Latin şairi Vergilius da (M.Ö. 70-19) Homeros’un yolundan giderek Aeneid adlı eserini yazmıştır.
Millî destanların yazıya geçirilmiş en klâsik örnekleri İran ve Yunan destanları olmakla birlikte, daha değişik şartlarda destan veren milletler de vardır: Fin ve Germen destanları bunlardandır. Türk destanlarıyla mukayese etmek bakımından bunları kısaca hatırlatmak gerekir :
KALEVELA
Fin dil ve folklor bilgini Elias Lönnrot’ un doktorluk yaptığı köylerdeki halkın arasında yaşayan destan türleri ilgisini çeker, bunları birer millî hazine kabul ederek derlemeye başlar. Bu derlemeleri kapsayan Kalevala adlı eserini 1836’da yayınlar. Fin halkının tarım ve toprak zorluğunu yenmek yolunda , Sampo adlı sihirli değneği elde etmek için sarf ettiği gayret üzerine kurulan destan, temiz ruhlu aşk ve mücadele türkülerini dile getirir. Yoksul Fin halkının (karlı ve soğuk ikliminin şartlarına rağmen) doyurulması amacı kendisini gösterir. Kahramanları olağanüstü güçleri olan insanlardır. Fin benliğini temsil eden Kalevala bir çok esere ilham kaynağı olmuştur. Dil, duygu ve hayal güzellikleri ile dikkati çeker.
Germen destanı Niebelungen’le ilgili ilk tarihî bilgileri milâdın ilk asrında Romalı tarihçi Tacitus’un Germen Kavimleri adlı eserinden öğreniyoruz. “Germen tanrıları ve kahramanları için söylenen bu destan parçalarında, ışık kahramanı Siegfried’in karanlıklar hakimi Niebelungenleri mağlup ederek hazinelerini alması hikâye edilir. Aşk, sadakat, arkadaşlık ve kahramanlık duyguları işlenen olayların bir kısmı Hun hükümdarı Attila’ nın sarayında geçmekte ve Hun destan geleneği ile birleşmektedir.”
Hint destanı “Ramayana ve Mahabharata’da ise insanların manevî bakımdan yükseltilmesi (ermişlik) ülküsü vardır.”
Fransızların Chanse de Roland’ı ile Fransa’nın yükseltilmesi istenir.
İngiltere’de Milton’un Paradise Lost’u (Kayıp Cennet) Puritan topluluğunun destanıdır.
Ayrıca; Japonların Şinto, Akadların Gılgamış, Türklerin Manas’ı dünyaca ünlü destanlardandır.
YAPMA DESTAN
Asıl destanlar, halkın vicdanından fışkırmış ortaklaşa eserler oldukları halde yapma destanlar ferdî eserlerdir. Bazı şair ve yazarlar, kendi milletinin tarihinden çıkartılmış heyecanlı ve büyük vak’aları birtakım hayal unsurları ile karıştırarak hikâye ederler. Bunlara yapma destan denir. Akıl ve mantık devrinin ürünleridir.
Haçlı seferlerini destanî bir dille anlatan “İtalyan şairi Torquarto Tasso’nun (1544-1595) Kurtarılmış Kudüs’ü ile Fransız şair ve düşünürü Voltaire’in (1649-1778) XVI.asır din ve mezhep savaşlarını konu alan Henriade’si tanınmış yapma destanlardandır.”
Türk edebiyatında: Yazıcıoğlu’nun (XV.asır) Selçuknâme’si, F.H. Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı (1949), Basri Gocul’un Türk Millî Destanı’nda Oğuzlama (1951), H.N. Pepeyi’nin Millî Mücadele Destanı (1963), M.N. Sepetçioğlu’nun Yaradılış ve Türeyiş Destanı (1965), B.K. Çağlar’ın Battal Gazi Destanı (1968), M. Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Destanı (1973),vd. yapma destan örneklerindendir.
DEVAM EDECEK