GURBET VE SILA HASRETİ
Türk halk şiirinin ana temalarından birisi de gurbettir. Çünkü ,“Şair, ister kazanç, ister şöhret veya görgü için olsun, genç yaşında ilini terk etmiştir. Köyünde, gezip dolaştığı gurbet ellerinde; sevgililer, analar, babalar, dostlar bırakmıştır. Sılâsı ve sevdikleri için yanıp tutuşmaktadır. Vatan uzakta kalmıştır.” Tüm Anadolu insanı için gurbet ve ayrılık hem bir dilek, hem bir bilinmezliktir. Gurbetten dönebilenler, bitmez, tükenmez hatıralarının coşku ve avuntusunu yaşarlar.Gurbete ilk çıkışın tedirginliği, gizli kalan pek çok duyguyu açığa çıkarır. Bu gizli kalmış duyguları en iyi işleyenler, âşıklar(halk şairleri) olmuştur.
EMRAH NE GÜZEL ANLATIR GURBETİ…
Türk halk şiirinin en büyük şöhretlerinden birisi olan Erzurumlu Emrah(XIX.yüzyıl), gurbetin gizli kalmış sırlarını şöyle dile getiriyor:
“Gönül gurbet ele varma
Ya gelinir, ya gelinmez
Her dilbere gönül verme
Ya sevilir, ya sevilmez”
GURBET ZORLUKTUR
Emrah’a göre gurbete çıkan, her türlü riski göze almak zorundadır. Gurbet çoğu insanların kıymetini bilmez ve onu yutar:
“Yürüktür bizim atımız
Yardan atlıdır zatımız
Gurbet ilde kıymatımız
Ya bilinir, ya bilinmez”
GURBETİ ÇEKEN BİLİR
Gurbete çıkan, gurbetin kahrını çekmek zorundadır. Bu kahrı ancak çeken bilir:
“Deryalardan olur bahri
Doldur da ve içeyim zehri
Sunam gurbet elin kahrı
Ya çekilir ya çekilmez”
TÜRK HALK ŞİİRİNDE GURBET TEMASI
Türk halk şiirinde gurbet temasını, hemen hemen bütün şairler işlemişlerdir. XVI.yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Karacaoğlan, kendi asrının ve Türk halk şiirinin en büyük ustası kabul edilir. Onun bir dörtlüğünde, gurbette kalanların sıla özlemi şöyle dile getiriliyor:
“Bir yiğit sılâdan gitmeli olsa
Acısı yüreğinden gitmez sılânın
Eğlenip gurbette mekân bağlasa
Hayali gözünden gitmez sılânın”
GURBET VE GURBETÇİ
Bugün Anadolu’da yurt dışında çalışanlara “gurbetçi” denilmektedir. Karacaoğlan bundan dört yüz yıl önce, gurbetçiliğin “ölümden beter” olduğunu söylemektedir:
“Seyyah oldum, gezdim gurbet illeri
Kâr etti bağrıma yeter ayrılık
Söyleyim başıma gelen halleri
Ölümden çok çektim beter ayrılık”
ZEYTİNCİ’NİN MISRALARINDA GURBET
Günümüzde, gerek Batı Avrupa’da ikamet eden, gerekse buralarda konserler vermek için geçici olarak giden pek çok âşığın(halk şairinin) şiirlerinde “gurbet” temasının işlendiğine tanık oluyoruz. “ Bunlardan birisi de Hidayet Zeytinci’dir. O’nun mısralarında, o sıkıntılı hayatın bütün özelliklerini görmek, hatta bir ölçüde sıkıntı ve üzüntüleri de birlikte yaşamak kaçınılmaz olmaktadır.” “Gurbet” konusunu işleyen bir şiirini aynen sunuyoruz:
“Perişanım kimse sormaz
Halimi gurbette
Uzattım yâre yetmez
Elim gurbette gurbette
Aşmıyor boğazdan lokma
Yakma felek beni yakma
Darlık günaha sokma
Zalim gurbette gurbette
Yârim yok ki yanıma alam
Bilmem yersiz nerde kalam
Ben şaşırdım nerde kalam
Yolum gurbette gurbette”
YURT DIŞINDAKİ İŞÇİLERDEN GURBET DEĞERLENDİRMESİ
İsmail Koçar, 1974 yılında Almanya’nın Hessen eyaletinin Herborn şehrinde doğmuş. Tahsilini Almanya’da tamamlayabilen bir işçi çocuğu. Bir fabrikada “mühendis” olarak çalışıyor. Yine Almanya’da hukuk tahsili yapan bir Türk kızıyla mutlu bir evlilikleri var. İsmail Koçar’ın çok çarpıcı bulduğum izlenimleri şöyle: “Almanya’da resmî kurum ve kuruluşlarda ‘protokol’ diye bir şey yok. Hafta içi çalışma saatleri: 08.00-16.00, çok sınırlı sayıda olan makam araçlarına, bu saatler dışında hiçbir yönetici binemez. Herhangi bir yönetici makam aracını tatil günü kullanmayı aklının ucundan dahi geçiremez. Böyle bir uygulamaya başvurduğunda, Alman vatandaşlar ona hemen müdahale eder, ilgili yerlere şikâyette bulunurlar.
Ailem Giresunlu, sık sık Türkiye’ye gidiyorum. Türk insanı ile Alman insanının anlayışı çok farklı. Türkiye’de vatandaşlar yapılan haksızlıklara ve yolsuzluklara karşı tepkisiz. Herkes, ‘Benim işim görülsün de ne olursa olsun’ anlayışı içinde. Bu nedenle bizim ülkemizde, haksızlık ve yolsuzluğun ardı arkası gelmiyor. Aksaklıkların giderilmesi için vatandaşlarımızın bilinçlendirilmesi şart. Örneğin, Almanya’da otomobili ile giderken, yol kenarına elma kabuğu veya sigara izmariti atan bir sürücüyü gören her Alman, onu hemen şikâyet etmeyi en başta gelen bir görev sayar. Şikâyeti de ilgili kurumlarca ciddiye alınır. Oysa Türkiye’de bu gibi şikâyetler ciddiye dahi alınmıyor. Bazen şikâyet eden kişinin suçlu duruma düştüğü dahi görülmektedir.”
KARSLI TALİHA ÜST’ÜN ANLATTIKLARI
Talihe Üst, 1940 Kars doğumlu. 1971 yılında Almanya’ya gelmiş. Anlattıklarını aynen aktarıyorum : “Ben Almanya’ya kocamdan altı yıl sonra iki kız çocuğumla geldim. İki erkek çocuğumu dedelerinin yanına bırakmıştım. Türkiye’de bıraktığım çocuğumun birini kaybettim. Almanya’da bir erkek çocuk daha doğurdum. Geldikten sonra kocam gibi 15 yıl işçi olarak çalıştım. Şu anda malûlen emekliyim. Almanya’ya gelirken Türkiye’de bıraktığım iki çocuğumun ezikliğini hâlâ duyuyorum. Bizim onların eğitimi için gönderdiğimiz paralar onları teslim ettiğimiz yakınlarımız tarafından yeniyor, çocuklarımız itilip kakılıyordu. Bu arada küçük oğlum (16) kan kanserine yakalandı. Almanya’ya getirdik hastalığına çare bulunamadı ve onu kaybettik. İki oğlumuzu onun bunun kapısına bırakıp çocukluklarının sıkıntı içinde geçmesine neden olduğumuz için “baba ve anne” olarak çok büyük vicdan azabı çekiyoruz. Büyük oğlumun bu konudaki sitemlerini haklı buluyorum.
ALMANLARIN TÜRKLERE BAKIŞI
Enver Koçakyılmaz, 1974 yılından beri Almanya’da bulunuyor, 1924 Gaziantep doğumlu.halen Hessen eyâletinin Driedorf köyünde ikamet ediyor. Almanya’da yaşayan Türk işçileri arasında, suç işleme oranının oldukça yüksek olduğunu ifade etmiştir. Anlattıkların aynen aktarıyoruz: “ Almanya’nın Limburg şehrinde bir yakınım hapis yatıyor. Bu hapishanede yatan 85 mahkûmdan, 70’i Türk. 15’i ise Alman ve diğer yabancılar. Suç işleme oranındaki bu yüksek tablo, Almanların Türklere karşı tutum ve davranışlarını olumsuz yönde etkiliyor. Bize farklı bakıyorlar. Kısacası, iyi bakmıyorlar.”
ALMAN TOPLUMU İŞÇİLERİ DIŞLIYOR MU?
Filiz Koçar, 1969 Zonguldak doğumlu. 1973 yılından beri Almanya’da yaşıyor. Almanlarla olan ilişkileri şöyle dile getirmiştir: “Ben hiç bir zaman Alman toplumundan dışlandığımı zannetmiyorum. Çünkü kısa zamanda bulunduğum çevreye uyum sağlayabildim. Bakınız, benim kayınpederim 30 yıldır Almanya’da yaşıyor adres soracak kadar dahi Almanca bilmiyor. Bu nedenle, hiçbir yerde derdini anlatamıyor. Bence asıl sorun entegrasyon, eğer bir yabancı ülkede yaşamağa karar verdiysek o ülkenin dilini öğrenmek zorunda olduğumuzu bilmek zorundayız. 30 yıla yakın süredir Almanya’dayım, hiçbir devlet dairesinde, okulda, hastanede, çarşıda, markette dışlanmadım. Üç çocuk büyütüyorum onlarında dışlandığını söyleyemem. Çünkü buna fırsat vermiyoruz. Çocuklarımızın eğitimi ve diğer sorunlarıyla yeterince ilgileniyoruz. Dil bildiğimizden, Alman ailelerle de iyi diyalog kurabiliyoruz. Onlarla iyi diyalog kurmamız, bize olan önyargılı bakışlarını da değiştirebiliyor. Almanların Türkiye’ye ve Türklere bakışı çok farklı. Onlara göre , Türkiye’de bir çok insan işkence görüyor. Kadınlar özgür değil. Her erkek birkaç kadınla evleniyor. Böyle bir izlenim edinmelerine, Almanya’ya iltica etmek için başvuranların yalanları sebep oluyor. Biz bunların gerçek olmadığını, Türkiye’nin modernleşme ve çağdaşlaşma yolunda ilerleyen bir ülke olduğunu izaha çalışıyoruz. Dil bilmeyip uyum sağlamasak kötü imajımız devam edecektir. Bana göre, kişi kendisini eğitmedikçe dünyanın neresine giderse gitsin çevresiyle uyum sağlayamaz. Yıllardır Almanya’da kalmasına rağmen tercümansız bakkala bile gidemeyen bazı Türk işçiler Türkiye’ye geldiklerinde çevrelerine hava atmak için eş ve çocuklarıyla Almanca konuşmağa kalkıyorlar. Bu da onların eğitimsizliklerinden kaynaklanıyor.”
ALMANYA’DAKİ OLUMSUZLUKLAR
Özgül Baş, 1976 Dortmund (Almanya) doğumlu. Almanya’da karşılaştığı olumsuzlukları şöyle dile getirmiştir: “Yabancı düşmanlığı var. Herkese eşit davranılmıyor. İş bulmada zorluk çekiyoruz. Eğitimimizle ve dil sorunumuzla yeterince ilgilenilmiyor. Yabancılara 2. sınıf insan muamelesi yapılıyor. Kişisel haklarımızı yeterince savunamıyoruz.”
Münire Karaoğlan, 1948 Sivas doğumlu. Söylediklerini aynen aktarıyorum: “ 1978 yılında eşimden çok sonra Almanya’ya geldim. Halen Hessen eyaleti Herborn kasabasının Mademühlen köyünde ikamet ediyorum. Beş çocuğumdan sonuncusu Almanya doğumlu. İki numaralı çocuğum kötü arkadaş edindiğinden esrar-eroin işine bulaştı. Cezasını çektikten sonra yurt dışı edildi. Kendi problemlerimizle yoğrulduğumuz için Türkiye’ye izne dahi gidemiyoruz. Türkiye’de yoksulluk içinde geçen eski günlerimi özlüyorum.”
YURT DIŞINDA BİR HEKİM
Serpil Demirel, 1972 Şerefli Koçhisar doğumlu. 1978 yılından beri Almanya’da yaşıyor. Giessen Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Bölümü’nde doktor olarak çalışıyor. Türklerin Almanlarla olan ilişkilerinde birtakım aksaklıklar olduğunu belirterek konuşmasına şöyle devam etmiştir:
“ Almanya’da yaşayan Türklerin çok fazla politik ve dinî dernekleri var. İnsanları basit bir varlık gören bu derneklerin amaçları tek yönlü, belli bir ideolojiyi benimsemiş, hoşgörü ve anlayıştan haberi olmayan insanlar yetiştirmek. Her insanın farklı düşünebileceğini kabullenemiyorlar. Bu da Türklerin bir araya gelmelerini, konuşup kaynaşmalarını engelliyor. İnsanları bir araya getiren eğitim, spor, sanat, müzik vb. derneklerin sayısı çok sınırlı.
Almanlar, kendilerini diğer milletlerden üstün gören bir anlayışa sahipler. Yapılan birtakım hatalar, Türklere karşı önyargılı davranmalarına neden oluyor. Türk kadının büyük bir baskı altında bulunduğu, istemediği kişilerle zorla evlendirildiği gibi ön yargıları var. Sordukları sorularla bu ön yargılarını tasdik etmemizi istiyorlar. Beklentileri dışındaki cevapları ciddiye almıyorlar.
ALMANYA’DA GÜNDELİK HAYAT
Almanya’da çalışa Türk işçilerin çok monoton bir hayatları var. En büyük sosyal etkinlikleri kahvehaneye gitmek, televizyon izlemek. Ev hanımlar ise günlerini, birbirlerine pasta ve yemek çeşitleri tarif etmek ve fazla kilolardan kurtulmanın yollarını öğretmekle geçiriyorlar.
İzin vakti gelince, bavullar Türkiye’ye götürülecek hediyelerle tıka basa dolduruluyor. Fakat götürdükleri ve Türkiye’den getirdikleri hediyelerin çoğu da işe yaramayan ve beğenilmeyen cinsten olduğundan, sıkıntıları yanlarına kâr kalıyor.
KAZANÇLARINI DEĞERLENDİRME SORUNU
Almanya’ya gelen birinci kuşağın çok ağır iş koşullarında alın terleriyle kazandıkları paralarının, Türkiye’deki yakınları, eş-dostları, akrabaları, girdikleri kooperatifler, bazı holding ve bankalar tarafından yenilmiş olması da ülkelerine kesin dönüş hayallerini suya düşürüyor. Bu yorucu, çileli hayat mücadelesinden geriye kalan tek şey, hasta , yaşlı , yıpranmış bir vücutla yılda bir memlekete yapılan bir uçak seyahati ve götürülüp getirilen birkaç önemsiz, işe yaramaz hediye. İşte budur, Almanya’daki Türk işçisinin öyküsü...”
DEVAM EDECEK