YURT DIŞINDA KUŞAKLAR ARASI FARKLILIK
III. Kuşak, bulunduğu ülke koşullarını iyi bilen, küçük yaşlardan itibaren, kreşlere ve ana okullarına gittikleri için yabancı dilden sorunu olmayan, içinde yaşadığı çevreyle ve bulunduğu toplumla uyumlu yaşayabilen kuşaktır. Ancak bu kuşak, bulunduğu toplumla uyumlu olmakla beraber, Türkiye’den en çok uzaklaşan “kuşak” olarak tanımlanabilir.
YAŞAM BİÇİMİNİN FOLKLORA YANSIMASI
Folklor, halka ait maddî-manevî ürünleri kendine has usullerle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan bir bilim dalıdır. Daha kısa tanımla halk hayatının ve kültürünün ilmidir. “Folklorun canlı kaynağı halk hayatıdır. Toplumun görünen ve görünmeyen yüzünü yansıtır.”[1]
“Folklor ürünleri statik, durağan, müzelik değerler olmayıp dinamik, hareketli, yaşayan, durmadan yeni ürünler doğuran bir yapıya sahiptir. Her nesil folklor ürünlerine yeni değerler katar. Bu arada bazı değerler de unutulur.”[2]
Alman dilinin konuşulduğu ülkelerde (Almanya, Avusturya, Hollanda) folklor yerine, aynı anlamı karşılayan volskunde terimi kullanılmaktadır.”[3]
FOLKLOR TERİMİ SAPTIRILIYOR
“Folklor(halk bilimi), uzun süreden beri ülkemizde çoğu zaman sadece yerel halk oyunlarını, türkülerini, gösterilerini kapsayan dar ve yanlış bir alana sıkıştırılmış; bu da giderek yoz ve zararlı bir folklorculuk modasının gelişip yayılmasına yol açmıştır. Ülkemizde folklor terimi, bilimsel anlamından saptırılmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında ve yaygınlaşmasında, birtakım sözde folklorcuların, kurumların, derneklerin, sanayi kuruluşlarının, turistik büroların, basın, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının bağışlanmayacak hataları olmuştur.”[4]
FOLKLOR NEDİR?
Bir ülke yöre halkının inanç, gelenek, görenek, örf, âdet, teamül ve töresi yanında; tecrübe ile elde ettiği her türlü maddî ve manevî bilgiler, folklorun konuları içinde yer alır “geçiş dönemleri” dediğimiz doğum, çocukluk, gençlik, evlenme, ölümle ilgili âdet ve inanmalar yanında, halk hayatını ilgilendiren pek çok konu folklorun alanına girmektedir. Bu konulardan bazıları; selâmlaşma, yardımlaşma, komşuluk ilişkileri, akrabalık ilişkileri, halk inançları, halk takvimi, ticarî hayat, el sanatları, giyim-kuşam, halk tiyatrosu, çocuk oyunları, halk spor ve eğlenceleri, adlar, lâkaplar, argolar, çağırmalar, âşıklık geleneği, halk hikâyeciliği, efsaneler, masallar, fıkralar, maniler, ninniler, türküler, destanlar, ağıtlar, bilmeceler, atasözleri, dualar, beddualar, yeminler, küfürler gibi vb. dir.
Bir olayın veya kültürel ürünün folklor malzemesi olabilmesi için, halka ait olması, nesilden nesle ve toplumdan topluma geçerek yayılmış olması gerekir. Folklor ürününün toplumdan topluma yayılmasının ve buna bağlı olarak kültürel etkileşimin örnekleri, Batı Avrupa’da yaşayan Türk işçilerle, yaşadıkları ülkenin insanları arasındaki ilişkilerde görülebilmektedir.
“Türkler, nasıl ki Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelirken, yer ve kişi adlarıyla birlikte; millî ve dinî gelenek ve göreneklerini de getirdi iseler, Batı Avrupa’daki Türkler de aynı değerleri yaşadıkları ülkelere taşıdılar.”[5]
ALMANLARA HEM ÖĞRETTİK, HEM ÖĞRENDİK
Almanya’nın Hessen eyaletinin Herborn kasabasının Driedorf köyünde yaşayan 1964 Erzurum doğumlu Recai Üst’ten, bu etkileşimin tipik birkaç örneğini dinledik. Aynen aktarıyoruz: “Bizler, Almanlardan çok şey öğrendik. Fakat Almanların da bizden öğrendikleri az değil. Çalışma disiplinini, görev ve sorumluluk bilincini Almanlar bize öğrettiler. Arkadaşlık, komşuluk, dostluk ilişkilerini de biz, Almanlara öğrettik.
Almanya’ya geldiğimizde; en çok yadırgadığımız şey, Almanlar arasındaki komşuluk ilişkilerinin kopukluğu, hatta hiç olmayışı oldu. Bir Alman’ın diğerine en küçük yardımı dahi para karşılığında oluyordu. Komşunun komşuya yardımının ‘insanlığın bir gereği’ olduğunu, Almanlara biz öğrettik. Örneğin; evine aldığı bir eşyayı taşımakta güçlük çeken Alman karı-kocaya yardım ettiğimiz oldu. Bu yardımın karşılığında para verdikleri zaman, verdikleri parayı almanın ‘törelerimize aykırı’ olduğunu , kabul edemeyeceğimizi söyledik. Komşunun, komşu yardımının ‘Bir insanlık gereği’ olduğu konusunda açıklamalarda bulunduk. Bu davranışımız, Almanları çok büyük ölçüde etkiledi. Şimdi onlar da hiçbir maddî karşılık beklemeden, birbirlerine ve bizlere yardımcı olabiliyorlar.
ALMAN USÜLÜ
Yine, ‘Alman usulü’ denilen, herkesin her yerde sadece kendi masrafını karşılaması geleneğini de Türklerin yoğun olduğu yörelerde değiştirdik. Kahvehanede, yanımıza gelip oturan Almanlara, çay-kahve parası ödetmiyoruz. Şimdi biz de onların masalarına gittiğimizde, çay-kahve ısmarlıyorlar ve parasını bize ödetmiyorlar.”
Araştırmalarımız sırasında karşılıklı etkileşimin; küçük yerleşim birimlerinde oldukça yaygın olduğunu gördük. Birbirleriyle karşılaşan Türk ve Alman komşular, mutlaka birbirleriyle selâmlaşmaktadırlar. Ancak Frankfurt, Köln gibi nüfusun yoğun olduğu kentlerde büyük ölçüde Alman kültürünün, Denhaag ve Amsterdam gibi şehirlerde de Hollanda kültürünün etkileri hissediliyor. Türk gençlerini kendi kültüründen en çok büyük kentler uzaklaştırıyor. Büyük kentlerde yabancıların aleyhine bir etkileşim ön plâna geçmektedir.
ALMANYA’DAKİ KÜLTÜR ELÇİLERİMİZ:AŞIKLARIMIZ
Batı Avrupa’da yaşayan işçilerimizin yaşam biçimini, en iyi dile getiren âşıklarımız olmuştur. Sık sık Batı Avrupa’ya giden âşıklarımız, “âşıklık geleneğini aynen Türkiye’deki gibi sürdürüyorlar. İçlerinde, “kalem şairleri” sınıfına sokulabilecek sadece şiir yazanlar olduğu gibi, “usta malı satanla” da vardır. Bunlar, kültürümüzün yaşatılması ve yayılması hususunda, son derece önemli hizmetler gerçekleştirmektedirler.
TÜRK HALK EDEBİYATINA HİZMET
Bu geleneği bütün gerekleriyle yerine getirerek önemli fonksiyonlar icra eden âşıkların sayıları da az değildir. “Almanya’da; Ozan Ârif, Ozan Yusuf Polatoğlu, Âşık Fedaî, Şen Ozan, Âşık Ata Cananî, Arif Hikmet Ataman, Âşık Şahturna, M. Ali Gül, Ali Kabadayı, Ozan Nihat Sönmez, Coşkun Yılmaz, Uğur Geylânî Işılak vd. Hollanda’da; Âşık Fakı Eder, Ozan Mustafa Avşar, Âşık Ömer Kadan ve Ozan Çelebi dikkati çeken halk âşıklarıdır.”[6]
Öte yandan, zaman zaman Batı Avrupa’ya giderek konserler veren Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu, Yaşar Reyhanî, İlhami Demir, Fuat Çerkezoğlu, Rüstem Alyansoğlu, Nuri Çırağı, İsmail Cengiz vd. gibi günümüz ünlü âşıkları, âşıklık geleneğinin yaşatılmasında ve gelişmesinde büyük emek vermektedirler. Bu âşıklardan Hilmi Şahballı ve Sefil Selimi vd. gibi bir müddet Batı Avrupa’da kaldıktan sonra yurda kesin dönüş yapanlar da bulunmaktadır.
SEFİL SELİMİ’NİN MANZUM MEKTUBU
Bunlardan, Sefil Selimi’nin yurda dönmesine, Sivas’ta kalan eşinin yazdığı mektup rol oynamıştır.Bu mektup üzerine Sefil Selimi, Batı Avrupa’da yaşayan pek çok Türk işçisinin ruh halini yansıtan ve değerli bilim adamı Dr.Ünver Nasrattınoğlu’nun I.Milletlerarası Türk Kültür Kongresi’ne sunduğu iki deyişi dile getirmiştir.
Aynen aktarıyoruz:[7]
Eşinin Ağzından:
Yiğidim erkeğim efendim beyim
Saçlarım ağardı dökülmeden gel
Buludum yağmurum başka ne deyim
Güzelliğim çöküp yıkılmadan gel
Koç katıldı koyun kuzu seçildi
Birkaç yerden eksik gedik açıldı
Çayır çimen arpa buğday biçildi
Yeni yıl ekinler ekilmeden gel
Komşuların gidenleri geliyor
Gençliğime acı telef oluyor
Çoğu gurbet elde ölüp kalıyor
Ölüm ocağımız yıkılmadın gel
Bazı alemdeyim bazı yastayım
Sen gideli çok dert çektim hastayım
Bugün dedim mektup yazıp isteyim
Sevgim bedenden çekilmeden gel
Gulağında çınlıyorsa sözlerim
Seni bana âşık eden gözlerim
Öpmek için uzandığın yüzlerim
Eriyip toprağa dökülmeden gel
Yaşlandım düşüyor ağzımdaki diş
Ben sana goşarım sen de bana goş
Birkaç tane kerpiç birkaç parça taş
Kabirde bağrıma dikilmeden gel
Ey Sefil Selimî gurbeti gezme
Sadıksan sahip ol ahdini bozma
Pirini seversen yâr beni üzme
Gençken belimiz bükülmeden gel
Selimî’nin Eşine Cevabı:
Gurbette yaşamak zor ve ağırmış
Varmak için can atıyom çarem yok
Vatanımdan dostlar beni çağırmış
Sarmak için can atıyom çarem yok
Sapı döktüğüm harman yerini
Unluk yuduğum ardıç kürünü
Bostanda karpuzda hıyar pürünü
Görmek için can atıyom çarem yok
Tavukların su içtiği yalağı
Mangır mangır mangırdayan balığı
Çocukların belendiği beleği
Sermek için can atıyom çarem yok
Burunsuz kızların deli kirazı
Duruyor mu çaldığım terazi
Boş kaldı ise rehin olan arazi
Sürmek için can atıyom çarem yok
Ortakçıdan yürüdürdüm samanı
Gumarcıdan gaçırırdığım yemeni
Bibimgilden zekât gelen çamanı
Dürmek için can atıyom çarem yok
Faiz ile aldığım o parayı
Ev sahibi tehir etsin kirayı
İsterlerse açacağım arayı
Vermek için can atıyom çarem yok
Tarla bulun bolca ekin gıskayı
Çok bitirsin keskin alın muskayı
Duydum gurtlar yırtmış çoruk toskayı
Gurmak için can atıyom çarem yok
Halamın gelini gına tasını
Abdest ıbrığını namaz mesini
Dedemgilin çok vuruşan tosunu
Yarmak için can atıyom çarem yok
Gün aşmadan aşamıyom çağları
Sefil Selimî’yi bağlar bağları
Dişlerimle tırnağımla dağları
Yarmak için can atıyom çarem yok”
DEVAM EDECEK