TÜRK İŞÇİLERİNİN AİLE YAŞAMI VE SORUNLARI
Filiz Koçar, 1969 Zonguldak doğumlu. 1973 yılından beri Almanya’da yaşıyor. Almanya’daki Türk işçilerin aile yaşamı ile ilgili sorunlarını şöyle dile getirmiştir: “Almanya’daki evli veya bekâr Türk erkeklerin en büyük sosyal faaliyetleri kahvehanelere gitmektir. Çok mutlu, saygılı, dop dolu bir evliliğim olduğu halde, maalesef ben de bazen hafta sonlarını çocuklarımla yalnız geçirmek zorunda kalıyorum. Eşlerimize; ‘Neden kahvehaneye gidiyorsun?’ diye sorduğumuzda; ‘Hafta boyunca sürekli çalışıyoruz. Stres atmaya ihtiyacımız oluyor. Bir kahvehaneyi de mi çok görüyorsunuz?’ diyorlar. Ben kahvehanelerin adını değiştirip ‘ Stresli Türk erkeğinin terapi merkezi’ diyorum. Madem stres atacaklar, daha sağlıklı bir ortam oluştursunlar. Kahvehane yerine neden spor yapmak, sanatsal etkinliklere katılmak gibi uğraşıları denemiyorlar. Çevreye baktığımda, birlikte yaşadığımız Türk ailelerin monotonlaşmış evliliklerini görüyorum. Kadın son derece mutsuz. Çocuklarıyla ve eviyle uğraşmaktan başka işi yok. Koca , “maço” veya “taş fırın” erkek. Her şeyi ben bilirim havasında. Her hizmet ayağına gelecek. Kadının konuşmaya hakkı yok. Erkek ne derse kadın onu yapmak zorunda, anlayışında olan erkeklerin sayısı da az değil. İstediği zaman evden ayrılan, boş vakitlerinin tamamını kahvehanelerde geçiren, ailesinin sorunlarıyla ilgilenmeyen kocalar var. Fakat Almanya’da kadın haklarına sahip çıkan kurumlar bu durumdan haberdar olunca, kesinlikle kadının ezilmesine müsaade etmezler. Koca baskısı altında olan kadınlar derhal koruma altına almaktadırlar. Bunun bilincinde olan hanımlar kendilerini fazla ezdirmiyorlar. Almanya’da sadece insanlara değil, canlı olan her varlığa değer veriliyor. Yeşile, çiçeğe, ağaca kuşa, evcil hayvanlara, doğada yaşayan hayvanlara her türlü doğa ürünlerini değer veriliyor.
KAMU İŞLEMLERİNDEKİ HIZLILIK
Burada banka kuyruklarında saatlerce beklemeden maaşını alabiliyorsun. Her hangi bir devlet dairesinde aracı olmadan işlerini takip edebiliyorsun. Her şeyde bir disiplin ve sistem var. Kimse kurallara aykırı hareket etmiyor. Attığımız her adımda devlet güvencesi var. Parasal her türlü yardımdan yararlanabiliyorsun. İşsizsen işsizlik maaşı alabiliyorsun. Evin yoksa kira yardımı alıyorsun. Ekonomik durumun zayıfsa, yılda iki kez giyecek yardımı alıyorsun. Bir aile çocuklarıyla yeterince ilgilenmiyorsa , çocuklar devlet himayesine alınıyor , her türlü masrafları karşılanıyor ve eğitim olanakları sağlanıyor. Gerekirse bu çocuklarla ilgilenecek manevî bir aile bulunuyor. Kocasından baskı ve dayak gören , boşanan kadınlar koruma altına alınıyor, her türlü sosyal yardımdan yararlanabiliyorlar. Bütün bunları görünce kesin olarak ülkemize dönmek istemiyoruz. Biz buranın düzenine alışmışız. Artık Türkiye’de yaşayamayız.”
AVRUPA YAŞAMI VE EĞİTİM SORUNU
Müslüme Yılmaz, 1970 Konya doğumlu. Hessen eyaletinin Herborn kasabasında yaşıyor. Eğitimsizlikten kaynaklanan aile baskısına karşı çıkabilen, mücadeleden çekinmeyen bir genç hanım. Anlattıklarını aynen veriyoruz: “ Ben 1973 yılında üç yaşında iken Almanya’ya getirilmişim. Ailemin ilgisizliği yüzünden düzenli bir eğitim göremedim. Annem ve babam ben 14 yaşında iken zorla teyzemin oğluyla nişanlandırdılar. Amaç evlilik yoluyla teyzemleri Almanya’ya getirmekti. Nişanlandıktan iki yıl sonra düğünümün yapılmasına karar verdiler. Ben bu evliliği istemediğimi söyleyince Teyzem : ‘ Seni biz, bizim hayatımızı kurtarasın diye aldık’ dedi. dönünce iş yerinde tanışıp anlaştığım bir gence (şimdiki kocama) kaçtım. İstediğim birisiyle evlendiğim için mutluyum. Yıllar sonra bana yaptıkları hatayı kardeşime de yaptılar. Anne ve babamın baskısıyla istemediği birisiyle evlendi. Daha sonra anlaşamayıp ayrıldılar. Evliliklerinden bir çocukları var. En büyük zararı da bu çocuk gördü. Şimdi mutsuz olan kardeşim eroin bağımlısı, hanımı da Türkiye’de perişanlık içinde. Ailelerin eğitimsiz olması Almanya’daki gençlerin mutsuzluğuna neden oluyor.”
YABANCI OKULLARDA DIŞLANMA
Sinan Aksu, 1976 Almanya doğumlu. Hessen eyaletinin Herborn kasabasında yaşıyor. Anlattıklarını aynen aktarıyorum: “ Almanya’da yaşayan bölünmüş ailelerin çarpıcı bir örneğiyim. Babamın kısa ve gayr-i meşru yoldan para kazanma isteği ailemizi perişan etti. Babam hapishaneye girince, Annem beni ve ağabeyimi Türkiye’ye götürdü. O zaman ben (4), ağabeyim de (5) yaşındaydı. Annemin babasının yanında kaldık. Bir müddet sonra dedem bizi istemedi. Annem babamdan boşanarak başka biriyle evlendi. Babam da hapishaneden çıkınca yurt dışı edildi. Annem de babam da bizi yanlarına kabul etmediler. Çocuk yuvasına verildik. Yuvada kalmak çok zorumuza gidiyordu. Almanya doğumlu olduğumuz için Almanya’da yaşayan bir yakınımızın yardımıyla buraya getirildik. Fakat Almanya’da da kaldığımız aile yanında olsun, okulda olsun çok itilip kalkıldık. Ağabeyimi 25 yaşında bir trafik kazasında kaybedince tamamen yalnız kaldım. Benim için Türkiye’de yabancı, Almanya da... Hiçbir yakınımdan vefa görmedim. Çevremdeki herkes fırsatını buldukça bizden yararlanmak istiyor. Özellikle Türkiye’dekilerin bize ‘Almancı’ deyip soymaya kalkmaları çok zorumuza gidiyor.”
ALMANYA’DA BÖLÜNMÜŞ AİLE KURBANLARI
Fadime Civelek, 1969 Amasya doğumlu. Frankfurt’a bağlı Seilhofen kasabasında ikamet ediyor. Bölünmüş aile çocuğu olma sıkıntısını yaşayanlardan biri. Yaşadığı sorunları şöyle dile getirmiştir: “ Ben, ayrı yaşayan bir anne ve babanın çocuğu olarak 9 yaşında (1978) Almanya’ya geldim. Babam burada başka bir kadınla evlenmişti. Baskı yaparak daha 14-15 yaşlarında iken beni zorla istemediğim birisiyle evlendirdiler. Evlendirildiğim kişi babamın ikinci eşinin Türkiye’den getirtilen kardeşiydi. Babam benim Türkiye’de kalan öz annemle görüşmeme izin vermiyordu. Annemin öldüğünü bile bir yıl sonra öğrenebildim. Almanya’daki bölünmüş aile kurbanlarından birisi de benim. Şu anda beş çocuğum var. Kendi yaşayamadığım güzellikleri onların yaşamasını istiyorum.”
TÜRKİYE’NİN SANİH ÇIKMAMASI SORUNU
Şehriban Tecirli, 1965 Kahramanmaraş doğumlu, Frankfurt’un Herborn kasabasının Driedorf köyünde yaşıyor. 1987 yılında Almanya’ya gelmiş. Türk işçi ailelerinin yurt dışı edilme endişelerini şu şekilde dile getirmiştir: “ Evlenince Almanya’da çalışan eşimin yanına geldim. Eşim sekiz yılını doldurmadığı için hamile olduğum halde Almanlar beni üç ay sonra yurt dışı ettiler. Çocuğumu Türkiye’de doğurdum. Geçimimizi temin etmek için geldiğimiz bu ülkede kolayca yurt dışı edilmemiz ve Türkiye’nin bize sahip çıkmaması çok zorumuza gidiyor. Ayrıca her iki ülkede de seçme ve seçilme hakkımızı kullanamıyoruz. Almanya’da iş makinesi, Türkiye’de de ‘para makinesi’ olarak görülüyoruz. Her iki ülke yetkililerinden vatandaşlık haklarımızın verilmesini istiyoruz.”
ROBOT GİBİ BİR HAYAT
Songül Sertdemir, 1980 Bedzdorf (Almanya) doğumlu. Kahramanmaraşlı bir işçi ailesinin çocuğu. Kreş öğretmenliği yapıyor. Almanya’da sosyal etkinliklerin yetersizliğinden şikâyetçi, izlenimlerini aynen aktarıyoruz: “Biz burada Türkler olarak çalışıp didiniyoruz. Hiçbir sosyal etkinliğimiz yok. Kendimize hiç boş zaman ayıramıyoruz. Sabah akşam robot gibi çalışıyoruz. Tek sosyal etkinliğimiz üç dört yılda bir Türkiye’ye gitmemiz oluyor. Türkiye’deki eş-dostlarımız da hep cüzdanımıza bakıyorlar. Üç -dört yılda yaptığımız birikimi ülkemizde tüketip geri dönüyoruz. Sizlerin buralara gelip bizim yaşam koşullarımızı görmeniz çok yararlı oluyor. En azından hangi koşullarda para kazandığımızı görüyorsunuz. Buradaki durumumuzu Türkiye’dekilere açıklayın da bizleri ‘yolunacak kaz’ olarak görmesinler. Türkiye’ye kesin dönüş yapanlar da her nedense bizleri yeterince anlatamıyorlar.”
TÜRKİYE ÖZLEMİ HİÇ DİNMİYOR
Remzi Altıntaş, 1978 Wetzlar (Almanya) doğumlu. Exsport (bakkal) dükkânı işletiyor. Diyarbakırlı bir işçi ailesinin çocuğu. Ekonomik yönden çok rahat bir yaşamı var. Buna rağmen, Türkiye’ye ve Türkiye’deki doğa güzelliklerine özlem duyuyor. Anlattıklarını aynen veriyoruz: “Maddî olarak burada çok şey kazandık. Fakat tatilimi Türkiye’de geçirince, oradaki doğa güzelliklerine hayran kalıyorum. Havasına, suyuna, insanlarının sıcaklığına doyamıyorum. Buraya geri dönmek bana çok zor geliyor. Burada yakaladığım koşulları Türkiye’de yakalayabilsem, bir gün kalmam geri dönerim. Burada ekonomik yönden çok rahatız. Ne var ki robot gibi çalışıyoruz. Güneş yüzü görmemekten resmen paslandık.
Ben şu anda Alman vatandaşıyım. SPD (Sosyal Demokrat Partisi)’nin üyesiyim. İleride milletvekili adayı olmayı düşünüyorum. Böylece, burada ülkemi daha iyi temsil edeceğime inanıyorum.”
TÜRK İŞÇİLERİ İÇİN DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL
İsmail Usta, 1956 Giresun doğumlu. 1980 yılında Almanya’ya gelmiş. Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızın en büyük sorununun düşünmeden yapılan evlilikler ve bölünmüş aileler olduğunu şu şekilde dile getirmiştir: “ Türk işçiler, kırk yıldır dönüşü olmayan bir yol içindedir ve müthiş bir kültür erozyonuna uğramaktadır. Birbirini tanımadan kolay ve çabuk ticarî amaçla yapılan evlilikler aile yapısını sarsmaktadır. Bunun da en büyük zararını çocuklar görmektedir. Bölünmüş veya uyumsuz olan ailelerin çocukları da uyumsuz olmakta ve buna bağlı olarak her türlü tehlikeye açık bulunmaktadır.”
TİCARİ AMAÇLI EVLİLİKLER
Bilgi ve gözlemine başvurduğumuz bazı işçiler Batı Avrupa ülkelerinde çalışan bazı Türk işçilerin ticari amaçlı evlilikler yaptıklarını da beyan etmişlerdir. Çalışılan ülke vatandaşıyla evlilik yapanlar, onların yararlandıkları her türlü vatandaşlık hakkını elde edebiliyorlar. Bu haklardan yararlanabilmek için beş yıl evli kalma zorunluluğu var. Ticari amaçla yapılan bu evliliğe beş yıl tahammül edebilenlerin sayısı oldukça sınırlıymış. Çoğu süreyi tamamlayamadan ayrılmak zorunda kalıyorlarmış.
ERZURUMLU ARSLAN’IN GÖZLEMLERİ
Basri Arslan, 1968 yılından beri Hollanda’nın Denhaag(Lahey) kentinde yaşıyor. 1940 Erzurum doğumlu. İzlenimlerini şöyle dile getirmiştir: “Gelir ve giderlerini yeterince ayarlayamayan aileler, Hollanda’da da ekonomik sıkıntı çekiyorlar. Bölünmüş aile oldukça çok. Pek çok aile reisi burada, eşi ve çoluk- çocuğu Türkiye’de. Bir de bunun yanında Türkiye’de eşi çoluk- çocuğu olmasına rağmen, Hollanda’da bir yabancı ile evlenip ondan çoluk-çocuk sahibi olanlar var. Bu durumda olanlar, Türkiye’deki ailelerini ihmal ediyorlar. Türk ve Hollandalı anadan olan çocuklar, birbirleriyle uyum sağlayamıyorlar. Böylece, uyumsuz ve problemli çocuklardan oluşan, problemli aileler ortaya çıkıyor.”
YENİ KUŞAK DAHA RAHAT
Yeliz Ekici, 1981 Ardahan doğumlu. 1998 yılından beri Hollanda’nın Eindhoven kentinde yaşıyor. Türk işçi ailelerinin yaşam koşullarını şu şekilde dile getirmiştir: “ Hollanda’da yaşayan Türk işçiler, genellikle büyük marketlerde veya fabrikalarda çalışıyorlar. Dil bilen ve iyi bir eğitim alabilen genç kuşak daha yüksek ücretle rahat işlerde çalışabiliyorlar. Hollanda’da işsiz olanlar dahi belli bir ücret alabiliyor ve her türlü sağlık imkânlarından yaralanabiliyorlar.”
AİLEDE KADIN EGEMENLİĞİ
Batı Avrupa ülkelerine giden işçiler başlangıçta; “Erkek, genç ve bekâr” olmak üzere üç temel özellik taşıyorlardı. Yıllar sonra bu özellik değişmiştir. Bekârlar evlenmiş, gençler orta yaş olmuş, erkekler yanında kadınlar da iş hayatına girmişlerdir. Bunun sonucunda da ailede babanın etkinliği azalmış, kadın ön plana geçmiştir.
Kültürel yapı olarak da en yoğun ve şiddetli çatışmaların olduğu yabancı toplum, Türkler olmaktadır. Avrupa’ya yeni gelen Türk aileleri içinde pederşahi kuralların geçerli olması, Batı toplumunu tanıyan çocuk ve gençlerin zamanla, bu kesin otoriteye karşı çıkmalarına neden olmaktadır. “Kız-erkek arkadaşı bulunan, iyi dil bilen, diskosuyla, filmiyle, barıyla, çırılçıplak yüzülebilen, sauna ve havuzuyla, kumarhanesiyle tanışan gençlerimizin bu kesin otoriteyi yıkmak için her yola başvurduğu, aile içinde şiddetli geçimsizliklere neden olduğu, evden ayrıldığı, hatta bazen kendi ana-babasını polise şikâyet ederek mahkeme kararı ile yurtlara yerleştiği bilinmektedir. Bu çocuklarımız arasında şiddet olaylarına karışanların, diğer çocuklarımıza göre daha büyük sayılara ulaştıkları bilinen bir gerçektir. Başarılı bir eğitim yapan, en azından bir diploma alarak temel eğitimini veya üst bir okulu bitiren gençlerimiz, bir meslek sahibi olabilmek için gayret göstermekte; staj, ev ödevi, kütüphane vb... için fazla zaman harcadıklarından, şiddet olaylarından uzak kalabilmektedirler.”[1]
YURT DIŞINDA ÜÇ KUŞAK
Yurt dışında çalışan işçilerimizi üç kuşakta toplayabiliriz:
Bunlardan I. Kuşak, ilk gidenlerdir. Ekmek parası için yurt dışına gitmişlerdir. Yabancı dil bilmemektedirler. En ağır koşullarda “işçi” olarak çalışmaktadırlar veya malûlen emekli olmuşlardır. Çoluk- çocuğunun geçiminden başka bir endişesi ve beklentileri yoktur. Bir ölçüde kaderlerine razı olmuşlardır.
2. KUŞAK
II. Kuşak, en problemli kuşaktır. Bir kısmı Türkiye’deki ailesinin yanından gelmiş, bir kısmı Almanya’da doğmuş, her iki kuşak da kendisini aile ve çevre çatışmasının tam ortasında bulmuştur. Aile ve çevre ile olan uyumsuzluk, kişilik bozukluklarına neden olmuş, yeterince yabancı dil bilemeyişleri, okuldaki başarılarını olumsuz yönde etkilemiş, arkadaş çevresinde eziklik ve suçluluk duymağa başlamışlardır. Ağır iş koşulları altında çalışan ana-baba kendileriyle yeterince ilgilenememektedirler. Bir okuldan veya kurstan aldıkları başarı belgeleri olmadığından,işsiz kalmakta veya anneleri, babaları gibi ağır iş koşullarında “vasıfsız işçi” olarak çalışmaktadırlar. Genellikle işsiz kaldıklarından, kendilerine zarar verebilecek kötü alışkanlıkları olan kişilerle tanışmaları ve arkadaşlık kurma olasılığı yüksektir. Buna bağlı olarak suç işleme eğilimi artmaktadır.
DEVAM EDECEK