TÜRK İŞÇİ AİLELERİNİN EĞİTİM SORUNLARI
İsmail Koçar, 1974 yılında Almanya’nın Hessen eyaletinin Herborn kasabasında doğmuş. Koçar’a: “Almanya’da doğup eğitiminizi başarılı bir biçimde bu ülkede tamamladığınıza göre, bu ülkedeki eğitim sistemi hakkında bilgi sahibisiniz. Bu konuda bize bilgi verir misiniz?” diye ricada bulunduğumuzda, Koçar, Almanya’da eyaletler arasında eğitimle ilgili uygulamalarda bazı farklılıklar olduğunu belirterek bulunduğu eyaletteki eğitim sistemini ve bu sistemin işleyişini şu şekilde dile getirmiştir: “Almanya’da zorunlu eğitim 11 yıl. 11. yıl sonunda; öğrencinin öğrenimi boyunca almış olduğu not durumu, yeteneği ve kapasitesine göre, üniversitelere veya yüksek okullara devam etmesi gerekenler belirleniyor. Belirlenen bu öğrencilerden 11+1 = 12 yıl okuyanlar yüksek okullara, 11+2 = 13 yıl okuyanlar fakültelere devam etme hakkını kazanıyorlar.
YÜKSEK OKUL SÜRECİ VE TERCİH
Yüksek okul veya fakülte seçimi, öğrencinin zorunlu temel eğitimi sırasında; aldığı notlara ve yeteneğine göre belirleniyor. Yeteneğini sosyal bilimler alanında gösterenler, sosyal bilimlere, fen bilimleri alanında geliştirenler, fen bilimleri alanında üniversite veya yüksek okul eğitimi almağa hak kazanıyorlar.
Yeteneğine uygun fakülte veya yüksek okula sınavsız olarak kayıt yaptıran öğrenci, burada bir yıl hazırlık dersleri alıyor. Hazırlık derslerini başardıktan sonra, girdiği fakülte veya yüksek okula devam etmesi kesinleşiyor.
ÜNİVERSİTE HARÇLARI
Üniversite veya yüksek okula kayıt sırasında, öğrencilerden az bir miktarda (100 mark civarında) harç alınıyor. Bu para karşılığı verilen paso ile öğrenci otobüs, tren, tramvay vb. ulaşım araçlarıyla parasız yolculuk yapabiliyor.
Burs veya kredi, öğrencinin ekonomik durumuna göre ayarlanıyor. Ekonomik durumu iyi olmayan veya ailesinden ayrı yaşayan öğrencilerin her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda kredi veriliyor. Ayrıca yurda yerleştiriliyor veya oturduğu evin kira bedeli ödeniyor.
ÖĞRENCİ PASOSU UYGULAMASI
Kendisinin veya ailesinin ekonomik durumu iyi olanlar da öğrenci pasosu haklarından yaralanabiliyorlar. Ancak aldıkları burs veya kredi daha sınırlı oluyor. Ailesinin yapabileceği yardım miktarı hesaplandıktan sonra kalan kısım, kredi olarak veriliyor. Hesaplama, ailenin aylık geliri esas alınarak hayat standardına göre yapılıyor. Kredinin belli bir miktarı karşılıksız oluyor. Karşılıklı olan kısmı ise, öğrenci mezun olduktan iki yıl sonra, öğrenim süresinin iki katı zamanda taksitle alınıyor.”
GİESSEN ÜNİVERSİTESİ
İsmail Koçar’a herhangi bir üniversiteyi görmek ve işleyişi hakkında bilgi almak isteğimi belirtince; misafir olarak bulunduğumuz Herborn kasabasına en yakın olan, Giessen kentindeki üniversiteyi gezdirebileceğini, kendisinin de bu üniversiteden mezun olduğunu söyledi. Giessen Üniversitesi’nin kampusu oldukça geniş. Ayrıca kampus dışında da eğitim veren fakülteler var. Yoğun bir şekilde yağmur yağdığından kapalı bir mekâna girmemiz gerekiyordu. İsmail Koçar’dan beni, sosyal bilimlerle ilgili eğitim veren bir fakülteye götürmesini rica ettim. Gittiğimiz bu fakültede Türkiyat Enstitüsü’nün de olması bizi ziyadesi ile sevindirdi. Türkiyat Enstitüsü’nde, 1964’te Almanya’nın Elisbaher kentinde doğmuş, tahsilini Almanya’da tamamlamış olan, “Durdu Fedakâr” isimli bir Türk genci de “öğretim elamanı” olarak çalışıyor.
DURDU FEDAKAR’IN ÜSTÜN GAYRETİ
Yakın ilgisini gördüğümüz Durdu Fedakâr, Alman üniversitelerinde, sosyal bilimlere dayalı alanlardaki eğitim ve öğretimle ilgili uygulamaları şöyle dile getirmiştir: “Üniversite öğrenimi sırasında, kesinlikle ezber yok. Konu seçimi öğretim üyesinin isteğine bağlı. Öğretim üyesi kendisinin uygun bulduğu her hangi bir konuyu, öğrencisine “ders” olarak verebilir. Belirlenen konu öğrenciye seminer olarak veriliyor.
ÜNİVERSİTELERDE SEMİNER HAZIRLAMA SAFHASI
Öğrenci hazırladığı seminerdeki başarı durumuna göre geçiyor veya kalıyor. Seminerin hazırlanışı sırasında; öğretim üyesi, öğrencisine konusuyla ilgili kaynakları veriyor ve yeri geldiğinde yol gösteriyor. Bu seminer konularını bir çeşit “ödev” olarak da değerlendirebilirsiniz. Üniversitemizde devam mecburiyeti yok. Her öğrenci, ihtiyaç duyduğu zaman gelip birlikte çalıştığı öğretim üyesi ile görüşebilmektedir. Üniversitemize giriş sınavsız olmasına rağmen, Türkiye’deki gibi fazla talep yok. Bazı fakülteler, öğrenci alabilmek için duyuru yapmak (hatta reklâma bile başvurmak) zorunda kalıyorlar.”
Durdu Fedakâr’ın anlattıklarından edindiğimiz bilgilere göre, Alman gençler yüksek öğrenim yapma konusunda fazla istekli değiller. Herkes, sevdiği ve ilgi duyduğu alanda üniversite eğitimi yapma olanağına sahip. Üniversite eğitimi bir bakıma ‘hobi’ olarak yapılıyor. Türkiye’de olduğu gibi üniversiteler ‘ekmek kapısı’ olarak görülmüyor.
HOLLANDA’DAKİ TÜRKLER
Hollanda’da yaşayan Türk işçilerinin, çocuklarının eğitimi ile ilgili problemleri ve endişeleri, Almanya’dakilerle büyük benzerlik gösteriyor. Bilgi ve gözlemlerine başvurduğumuz işçilerimizin ifadesine göre, Hollandalılar yabancılara daha hoşgörülü davranıyorlarmış. Hollanda’da bulunduğum süre içinde görüşebildiğim bütün vatandaşlarımız, Hollanda halkından son derece memnun olduklarını özellikle vurgulamışlardır. Hollanda’daki problemlerin çoğunun Türk işçileri dışındaki işçilerden(Fas, Tunus, Cezayir, Yugoslavya v.d.) kaynaklandığı belirtildi. Sorunların büyük çoğunluğu eğitimle ilgiliydi. Bu sorunları Hollanda’da yaşayan bazı işçilerimiz şöyle dile getirmişlerdir:
ERZURUMLU KAYA DOĞSOY’LUNUN ANLATTIKLARI
Kaya Dağsoy, 1968 yılından beri, Hollanda’nın Denhaag (Lahey) kentinde yaşıyor. 1941 Erzurum doğumlu.Anlattıklarını aynen aktarıyoruz: “Hollandalılar, iyi insanlar. Problemli olanlar yabancılar. Özellikle Faslılar çok problemli insanlar. Yabancı işçilerden problemi en az olanlar Türkler. Benim dört erkek bir kız çocuğum var. Erkeklerden birisi polis memuru, her ülkeden problemli insanlarla karşılaşıyor. Bu yüzden bu göreve girdikten sonra kendisi de problemli bir insan oldu. Hollandalıların eğitim düzeyleri yüksek. Onlardan problemli insan çok az çıkıyor. Buradaki problemlerin çoğu, eğitimsiz olan, yabancı işçilerden kaynaklanıyor.”
ERZURUMLU ALAY UZUN’UN GÖZLEMLERİ
İsmail Alay Uzun, 1944 Erzurum doğumlu. Hollanda’nın Denhaag (Lahey) kentinde yaşıyor. Eğitim sorunları ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Hollanda’da yaşayan işçiler olarak en büyük sorunumuz çocuklarımızın eğitimi ile ilgili olanıdır. Çocuklarımız ve gençlerimiz iki kültür arasında kalmışlar. Türkiye’deki ve Hollanda’daki eğitim sistemleri farklı. Çocuklarımız her ikisine de doğru dürüst bir uyum sağlayamıyorlar. Çevresiyle ve yaşadığı toplumla uyumsuz insanlar olarak yetişiyorlar. Devletimizin buna bir çözüm bulmasını istiyoruz.”
BATI AVRUPA’DA EĞİTİM SORUNU
Batı Avrupa’da çalışan işçilerimizin ve diğer vatandaşlarımızın anlattıklarından edindiğimiz izlenim, çalıştıkları ülke yetkililerinin ve Türkiye’nin işçi çocuklarının eğitimine gereken önemi vermedikleri yönünde olmuştur. Karı – koca birlikte çalıştıkları durumlarda, yuvaya verilen çocuk tamamen ailesine yabancı olan bir kültürle yetiştiriliyor. Kendi değerlerini öğrenemiyor ve ulusal kimliğini kaybediyor. “Geçiş aşamasında verilen; Türkçe, Tarih, Yurttaşlık, Din Bilgisi dersleri gibi Türk kültürünün öğretilmesi amacını taşıyan bilgilerin, istenilen ölçüde yararlı olduğu hususu da şüphelidir. Dış ülkelere, bu görev için gelen öğretmenlerden kendileriyle temas sağlayabildiklerimizde gördüğümüz durum, tıpkı işçilerde olduğu gibi, kısa zamanda kazanç sağlama tutkusuna kapılmış olmalarıdır. Bu nedenle eşlerini de çalıştırmaktalar. Kendileri de ders saatleri dışında, Türk exportlarına (iş yeri) yardımcı olmak veya sinema işletmek gibi serbest ticaretle uğraşmaktadırlar.”
OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİ
Okul öncesi çocukların eğitimi ve yetişmesi için, Türk işçilerinin yoğun olduğu bölgelerde, Türk öğretmenlerin görevlendirildiği ana okulların açılması zorunludur. Aksi taktirde, ulusal kültürden yoksun, kendi toplum değerleri ile ilişkisi kopmuş, yeni kuşak yetişecektir. Yurt dışında çalışan vatandaşlarımızı en çok düşündüren de budur.
C. AİLE YAŞAMI VE SORUNLARI
Batı Avrupa’ya çalışmaya giden Türk işçilerin büyük bir bölümü, ilk zamanlar eşlerini Türkiye’de bırakmışlardır. Günümüzde, çalıştıkları ülkelerde ikamet etmeğe karar vermiş olanlar, eşlerini ve çocuklarını yanlarına almış olmalarına rağmen, yine de küçümsenmeyecek oranda bölünmüş aileler vardır. “Eşlerinden uzun zaman ayrı bulunmalarının getirmiş olduğu ciddî problemler doğmuştur. Batı toplumunun kadın-erkek ilişkilerinde benimsediği farklı normlara tanık olan bazı işçiler, Türkiye’de kalan eş ve çocuklarını ihmal etmişlerdir.”
Türk işçilerinden yurt dışına bekâr gidenler veya bulundukları ülkelerde doğanlar, karşı cinsten olan bir yabancı ile daha kolay arkadaşlık bağı kurabilmektedirler. Bu işçilerin, yabancılarla evlenmeleri durumunda, bulundukları ülkelerde uzun süre kalma şansları artıyor, hatta daha çok haktan yararlanma olanağı buluyorlar. Çalıştığı ülkede uzun süre kalabilmek için Türkiye’deki eşlerinden boşanan, bulunduğu ülkeye yerleştikten sonra da Türkiye’deki eş ve çocuklarını ihmal eden işçiler vardır. Bu da aile fertleri arasında önemli sorunlara ve çarpıklıklara neden olmaktadır.
AVRUPA KENTLERİNE UYUM
Özellikle büyük kentlerde, şehir hayatına uyum sağlayamayan, çalıştığı işten hoşlanmayan, çok ağır işlerde çalışan işçilerde bazı uyumsuzluklar görülmekte ve bu uyumsuzluklar aile hayatına da yansımaktadır. Problemli olan bu işçiler arasında, alkole düşkünlük, esrar ve sigara alışkınlıkları oldukça yüksek düzeydedir.
EVLİLİK EĞİLİMLERİ
İşçi aileleri ile yaptığımız özel sohbetlerde, evlilik konusundaki tercihlerini sorduğumuzda, büyük çoğunluğunun, “ Türkiye’de yaşayan tanıdık, eş, dost ve akraba çevresinden evlenmenin uygun olacağı” görüşünde olduklarını gördük. Genel eğilimleri bu doğrultuda olmakla beraber, çoğu zaman buna güçlerinin yetmediğini, Almanya’da doğup büyüyen bir delikanlı ve genç kızın, Almanya’daki gençleri tercih ettikleri de özelikle vurgulandı. Evlenecek gençlerden her ikisinin de Türk olması sorun yaratmıyor. Hatta evlilik işlemlerinin daha kolay yürütülmesini sağlıyor. Gençlerin anlaşarak yeni bir yuva kurmuş olmaları, ailelerin bazı endişelerini de gidermiş oluyor. Gençlerin evlenmelerinde en büyük sorun, yabancılarla olan evliliklerde görülüyor. Bir Türk delikanlısının yabancı bir kızla, bir Türk kızının yabancı bir gençle evlenmesinden doğan sayısız problemin görüldüğü pek çok kişi tarafından ifade edilmiştir.
ERZURUMLU ÜST’ÜN ALMANYA’DAKİ EVLİLİKLERLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMESİ
Almanya’nın Hessen eyaletinin Herborn kasabasının Driedorf köyünde ikamet eden ve çocukluğundan beri Almanya’da yaşadığını belirten Recai Üst (1964 Erzurum doğumlu), Almanya’daki evliliklerle ilgili gözlem ve düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: “Bir Alman’ın bir Türk’le, bir Türk’ün bir Alman’la evliliği de gerçekleşebilmektedir. Ancak bu tarz evliliklerin yürümediğine tanık oluyoruz. Genellikle boşanmayla neticeleniyor. En büyük zararı gören de çocuklar oluyor.”
PASİN:İŞÇİLER KAZANÇLARINI DEĞERLENDİREMİYOR
Bülent Pasin, 1968 Erzurum doğumlu, 1993 yılından beri Almanya’da. Frankfurt yakınlarındaki Ostreysen kasabasında yaşıyor. Görüşmemiz sırasında, anlattıklarını aynen aktarıyoruz: “ Türk işçilerin hiç biri Almanya’ya yerleşmek için gelmemişlerdir. Belli bir kazanç edindikten sonra ülkelerine dönmek için gelmişlerdir. Ne var ki kazançlarının büyük bir bölümünü Türkiye’de ve Almanya’da bilinçsizce harcadıkları için geri dönememektedirler. Türkiye’deki eş – dost ve yakınlarının, bazı kooperatif, banka ve holdinglerin paralarını çar– çur etmeleri, bu insanların psikolojisini bozmuş, yalnızlığa ve bunalıma itmiştir. Sevinerek geldikleri Türkiye’den büyük hayal kırıklığı ile geri dönmektedirler. Kendi ülkelerinde, ‘paralı, görgüsüz, sağılacak inek’ olarak görülmeleri onları fazlasıyla üzmektedir. Devletin bize karşı tutumu da farklı değildir. Hiçbir sorunumuzla yeterince ilgilenilmiyor. Kriz dönemlerinde Türkiye’ye nasıl döviz aktarabileceğimizin hesapları yapılıyor. Kısacası bizlere, ‘altın yumurtlayan tavuk’ gözüyle bakılıyor.
GURBETTE VEFA ARAYIŞI
İşçi olarak bulunduğumuz ülkelerdeki sorunlarımız ise sayılamayacak kadar çok. Kendi ülkemizden göremediğimiz vefa duygusunu burada hiç göremiyoruz. Herkes kişisel çıkarından başka bir şey düşünmüyor. İşe gitmek, çalışmak, para kazanmak dışında hiçbir sosyal etkinlik yok. Monoton bir hayatımız var. İnsanlar kendilerini büyük bir boşluk içinde görüyorlar. Bu boşluğu, içki kumar gibi kötü alışkanlıklarla doldurmağa çalışıyorlar. Kadınların sorunları daha çok. Evde ve iş yerinde çalışmak, çocukların sorunlarıyla ilgilenmek, sorunlu kocaları idare etmek görevi onlara düşüyor.”
DEVAM EDECEK